• Sal. Eki 27th, 2020

İMC Haber 24

Haber sokakta, haber yerde!

Ayşe Turgul / DEPRESYON – 2. Bölüm

(2. Bölüm)
Son yazımda depresyonu tanımlamaya çalışmış ve depresyonun mümkün olan belirtilerini dile getirmiş, hepimizi tehdit eden bir hastalık olduğunu vurgulamıştım. Depresyon hafife alınacak, ihmal edilecek bir hastalık değil, ama bir o kadar korkulacak, saklanılacak ve gizlenecek bir hastalık da değil. Özellikle bizim kültürümüzde pek çok psikolojik hastalık tanınmadığı gibi, çoğu zaman da korkulan, reddedilen ve saklanılan hastalıklardır. Bunun yansımasını da ‘Tımarhane! Tımarhanelik! Deli’ gibi tanımlamaların aşağılayıcı, dışlayıcı ve reddedici ifadeler olarak kullanılmasında görüyoruz. Çoğu zamanda zihinsel özürlülükle eş değer tutuluyor. Her alışılmışın ve normların dışındaki davranışlar depresyonun bir ifadesi değildir, bunlar bir başka psikolojik hastalığın belirtileri olabilir. Burada detayına girmeyeceğim, ama çok yaygın olan bir psikolojik hastalık gurubu da ‘Kişilik bozukluklarıdır’. Kişilik bozukluklarının tanımında kullanılan pek çok özellik, aynı zamanda normal kişilik tanımlamalarında da kullandığımız özelliklerdir. Bu durum hastalık tanısını zorlaştırıyor. Daha da sıkıntılı olan durum, kişilik bozukluklarının henüz bilinen bir tedavisinin olmayışı.
Biz konumuz depresyona geri dönelim. Dış etkenlerin (travmaların, yaşanmışlıkların) dışında, içsel-bedensel etkenler de (hormonlar, vitaminler, elektrolitler, ilaçlar) depresyonun gelişiminde önemli rol oynarlar. Burada Tiroit bezinin hormonlarının yetersiz olması, demir eksikliği, vitamin B12 eksikliği, Vitamin D3 eksikliği depresyona yol açabilir. Bunlar mutlaka kontrol edilip tamamlanmalı.
Pek çok ilaç, depresyon ilaçlarının kendileri de depresyona yol açabilir. İlaçlardan haklı olarak çok sık olarak kullandığımız tansiyon ve kalp ilaçları da. ACE-inhibitörü ilaçlar, benim de yüksek tansiyon tedavisinde tercih ettiği ilk ilaç grubudur, bu grup ilaçlar aynı zamanda kalp yetmezliğinin tedavisinde de standart ilaçlardır, şeker hastalarında böbrekleri koruyucu etkisinden dolayı da sıkça tedaviye eklenir, olası yan etkilerinden birisi depresyon ve duygu çalkalanmalarıdır. 19 yıllık pratiğimde bu sorunla bir kez karşılaştım. Tanınmayan veya bilinmeyen durumlar olabilir, yorum yapmam zor. Burada sorumluluk biz hekimlerin sırtında, bir ilaç tedavisine başladığımızda, mutlaka bu ilaçların etki ve yan etkilerini de kontrol etmeliyiz. Aynı zamanda depresyon belirtileri gösteren hastalarımızda kullandıkları ilaçları gözden geçirmeliyiz.
Peki bizler kendimizi depresyondan korumak için birey olarak neler yapabiliriz?
Birinci adım dengeli ve sağlıklı beslenmek, bedensel aktivite (Spor), yeterince uyku.
İkinci adım kendimizi sevmek ve saymak, hiçbir insan mükemmel değildir, tüm eksikliklerimiz ve fazlalıklarımızla kendimizi sevmeliyiz. Kendini sevmeyenin bir başkasını, bir başka canlıyı sevmesi de mümkün değildir. İnsan toplumsal bir yaratıktır, insanın var olabilmek için topluma, toplumsal yaşama ihtiyacı vardır ve kedisi de bu toplumun, toplumsal yaşamın oluşturucu ögesidir, ama sevgi insanın toplumsallaşmasında rol oynayan en temel faktörlerden biridir. Saygı, dayanışma, yardımlaşma, paylaşma, eşitlik de diğer önemli faktörlerden bazıları. Sevginin olmadığı yerde insanların sayısal çoğunluğu vardır ama toplum ve toplumsal yaşam yoktur.
Üçüncü adım kendimizle barışık olmamız, bu barışıklığı sağlamak için, var olan içsel çelişkilerimizi çözümlemek. Olaylara, yaşanılanlara, bunlara karşı duruş ve davranışlarımıza, aldığımız darbelere, vurduğumuz darbelere, kazanımlara, kayıplara, başarılara, başarısızlıklara, önümüze koyduğumuz hedeflere, yaşama bakış açımıza, yaptıklarımıza, yapmadıklarımıza korkmadan bakmayı, bunları masaya yatırıp analiz etmeyi öğrenmeliyiz. Bu sorgulamaları tesadüfen ve zorunluluk anlarında değil, sürekli işleyen bir mekanizma olarak yapmalıyız, bu yaşamımızın bir parçası olmalı. Bu sorgulamaları yaparken sıkça yapılan hata; Bugün sahip olduğumuz, bilgi ve birikimle geçmişe bakıp, pek çok hata bulup, özellikle de kendimizi yargılamamız ve suçlamamız. Ama geçmişe zamanı geri çevirircesine baktığımızda, pek de hata bulamayız, kendi davranışlarımıza yönelik olarak ise görürüz ki, yine aynı davranışları gösterme eğilimindeyiz. Analizden kastım hata ve suç aramak değil, objektif olarak tüm faktörlere bakmak, objeleri, nesneleri, etkileri, tepkileri incelemek, neden sonuç ilişkilerini anlamak ve buradan edinilen tecrübeyi ve öğretiyi günlük yaşama uygulamak. Bu sorgulamalar yanlışa yanlış, doğruya doğru demeyi, kötüye kötü demeyi, adını koymayı olanaklı kılmalı. Adını koymak bize geçmişi değiştirme olanağı vermez, yaşanılmış acıları silmez ama gerçekliğin kabulü, saplanıp kaldığımız yerden çıkmayı ve aynı coşkuyla, inatla, sevgiyle yaralarımızı sararak yaşam yolunda emin adımlarla yürümemizi olanaklı kılar. Bizi kaybettiklerimizin yasında boğulmaktan çıkarır ve sahip olduklarımızın farkındalığı ile günümüzü ve geleceğimizi kurmamızı olanaklı kılar.
Bir hastamla ilk muayenesinde rahatsızlıkları ve kullandığı ilaçları konuşuyoruz, en az 20 çeşit ilaç kullandığını görüyorum ve bunların bazıları da birbirlerinin etkisini yok ediyor. 4 ilacı psikolojik ilaçlar, ikisi Benzodiazepin (sakinleştirici, uyutucu ve bağımlılık yapıcı) hangi akıl aynı gruptan bu iki ilacı verir hala anlamış değilim. Doğal olarak bu duruma itiraz edip hastama bu ilaçları almaması gerektiğini, önce tek bir ilaca dönmeyi ve azaltarak bırakmayı önerdim. Bu ilaçlar olmadığında ne kadar rahatsız olduğunu anlattı. Tecavüze mi uğradınız? diye sordum, büyük bir şaşkınlıkla, ama karmaşık pek çok duygunun yanında bir çeşit rahatlama duygusu ile evet dedi ve yaşadıklarını anlattı; doksanlı yıllarda bir köyünde iki çocuğu ile kayınvalidesinin yanında yaşarken, evi askerler basar, kadını odaya kapatıp tecavüz ederler, kayınvalide ve kayınpeder de olayın tanığıdırlar. Bu yaşadıklarını ilk kez bana anlattığını söyledi. Siz yalnız olduğunuzu sanıyorsunuz, ama öyle değil dedim. Yaşadıkları, yaşanılanlar ve yaşam üzerine konuştuk. Yıllardır düzenli psikiyatrik tedavi aldığını söyledi, bu travmayı psikiyatristi ile konuşmasını önerdim. Uyuşturucu ilaçlarından birini kendi iradesiyle bıraktı, diğerini de en aza indirdi, bunu kimseden, benden de yardım almadan yaptı, halbuki çoğu zaman hastane koşullarına ihtiyacımız var (hastam doğru söylemiyor da olabilir, bağımlılığın bir açmazı bu). Beni ama daha çok meşgul eden soru, neden hastam hiç kimseye anlatmadığını bana ilk tanışmamızda anlatmıştı. Sanırım hiçbir ön yargı olmaksızın baş ağrısını konuşmanın doğallığında sorduğum için. Gerçeklerle olduğu gibi karşılaşmak, anlamak ve bu gerçeklikle korkmadan, kaçmadan, reddetmeden yaşamayı öğrenmek psikolojik sağlığımızın olamazsa olmaz koşulu.
Benim tanıdığım milliyet ve yaş ayrımı yapmaksızın kadınların 60% ı tecavüze uğramış durumda. Genellikle tecavüze uğrayanlar (kadın veya erkek) ‘travma sonrası bozukluk’ yaşıyorlar ama travmanın gizlenmesi nedeniyle genellikle depresyon tanısı konuyor.
Bu yazımı sonlandırırken gündeme yönelik bir iki vurgu yapmadan geçemeyeceğim.
Türkiye’nin Suriye’ye işgal amaçlı saldırısı kabul edilemez iğrenç bir durum ve insanlık suçudur. Günlerdir içimiz yanıyor ve bu durumu değiştirememenin çaresizliği içinde kıvranıyoruz. Kürt halkının katledilmesine izin vermemeliyiz. Milliyetimiz ne olursa olsun Kürt halkının yanında yer almalıyız ve tüm dünyaya yeni örnek bir yaşam modeli sunan Rojava’yı savunmalıyız. Ne yapabiliyorsak, küçük büyük demeden yapmalıyız. İnsan olabilmenin, insan kalabilmenin sınavını veriyoruz. Sevgiyi büyütelim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir