• Cum. Eki 30th, 2020

İMC Haber 24

Haber sokakta, haber yerde!

Cemal Zöngür / GERÇEKTEN BİZ İNSAN MIYIZ?

İnsanı Kötülüğe Sürükleyen Esas Etkenler

Evrensel ölçülerde özgür düşünme ve sorgulama imkânı olmayan her birey kötülüğe daha yakın, insanlığa tamamen uzak demektir. Bütün bunların sorumlusu ise devlet ve dinlerdir. Çünkü devlet ve dinler, bireyleri her zaman kolayca kontrol edip yönlendireceği basit seviyede eğitirler. Çoğu devletler, kendi belirlediği yaşam ve düşünce seviyenin üstüne, insanların çıkmasına asla fırsat tanınmamışlardır. Bu da bilgisiz, bilinçsiz, içgüdüsel, cinsel dürtü, paranın esiri, mesleki bilgi ve duyduklarıyla düşünerek düşük zekâyla yaşamaktır.

Genellikle devletler insanları bu ölçülerde eğitip yetiştirdiği halde, kötülüğün nedenini başka yerde aramak esasında adres şaşırtmaktır. Bu yüzden ifade edilen seviyedeki birey ve toplumlar, tüm iğrençlikleri olağan şeymiş gibi görür. Bütün olumsuzlukların somut dayanağıysa kutsal kitaplar ve devletlerin anayasalarıdır. Gerçek demokratik temele dayanmayan anayasalarda, devlet yönetimleri kendilerini insanüstü maddi ve manevi güç görürken, halkı kul ve kölesel araç sayar.

Çerçevesi belirlenen olumsuzluklardan uzak, kendisine gerçekten insanım diyebilmek için, kişi kendi yaşamı ile diğer canlı varlıklar arasındaki farkın neler olduğunu çok iyi bilip buna bilinç ve bilgi seviyesinde sahip olması gerekir. Örneğin yemek içmek, düzenli seslerle konuşup bir şeyleri ifade etmek, insan olunduğu anlamına gelmediği gibi, kötülükten de uzak değildir. Doğadaki tüm hayvanlar çeşitli ses, koku ve işaretlerle bizden daha iyi anlaştığına göre, insanın kendisine yakışan bir özelliği olmalıdır. İşte o özellik insanda doğru düşünme ve samimi sorgulama yeteneğidir.

Doğru, bilimsel gerçek şekilde düşünüp sorgulayamayan insan, iki ayağı üzerine yaşayan hayvanın alt türüdür. Sırf konuşup bazı şeylere sahip olmak, kesinlikle insanileşmek için yeterli görülemez. Düşünce ve sorgulama yeteneği mantık çerçevesinde gelişmemiş her insanda, içgüdüsel ego ve bencillik anormal derecede gelişir. Gereğinden fazla gelişmiş içgüdüsel ego ve bencilliğin adıysa canavarlaşmaktır. Bu yapıdaki insan ve topluluklar, kendilerini kötülüğe sürükleyen nedenlerin farkında olamaz veya olmak istemezler. Sürekli devlet ve dinlerin yaratmış oldukları yapay suniliği tamamen doğru olarak görür.

Bilindiği gibi kötülükler benmerkezcilikten kaynaklanır. İyilikler ise kolektif yaşam demektir.

Benmerkezcilik; bencil, bireysel, egoistlikle birlikte insandaki tüm hainliklerin ana kaynağıdır.

İyilikse; ortak üretip ortak tüketimi temel olan komün, insancıl olmaktır. Demek ki, insan iki temel karakter üzerine şekillenmiştir. Hangisi daha fazla etkin ve gelişkinse insan odur. O zaman insanları eğitip şekillendiren güçlerin başında devlet yönetimleri ve dinler geldiğine göre, kötülüklerin esas ana kaynağını bu iki yapıda aramak durumundayız.

Dünyada sekiz milyar insandan en az %85’i kendisini tanrının yarattığını, sahip olduğu özelliklerde tanrıya borçlu olduğunu düşünerek hayata tutunur. İnsanları bu anlayışa sahip kılansa, çoğu devletlerin tanrı ve din mantalitesine göre şekillenmiş olmalarıdır. O zaman din ile devletler doğru ve bağımsız analiz edilmeden, insanı kötülüğe sürükleyen nedenler asla tam olarak anlaşılamaz. Şimdi bu iki yapıyı daha yakından incelemeye çalışalım.

Öncelikle dinlerin, insanın en çok hangi duygusuna hitap ettiğine bakmak yeterlidir. Tek tanrılı dinleri incelemiş her insan, kadına düşmanlığın varlığına şahit olmuştur. Tanrının ilk yarattığı kulun Adem olması ve bunu aynı zamanda peygamber ilan etmesi, sorgulanması gereken konuların başında geliyor. Daha sonra Havva’yı, Âdem’in kaburga kemiğinden yaratığı yalanı, Âdem cennetindeki yasak meyveyi yediği ve yedirdiği ileri sürülerek kadını suçlayıp aşağılık göstermesi kötülüğün ilk kutsal adıdır. Ve tanrının sözde her şeyi sorgulayan, istediği an insana güç ve olumsuzluk verdiği iddiasıyla, anormal bir korkunun hâkim kılınması, insan iradesini tamamen öldürmüştür. Dünya toplumlarının aklına kazınılmış bu anormal korku düşüncesi, doğanın kanununa ters olduğu gibi, insanlığın mimarı ve yaşam kültürünün ana kaynağı kadını da aynı şekilde yok saymaktadır.

Tanrının; Âdem’e büyük bir sevgi besleyip, ilk Peygamber yapması ve daha sonraki peygamberlerin erkek olmasını emretmesi, cinsiyetçi ve hukuksuz tanrıcılıktan başka bir şey değildir. Kadını fahişe derecesinde basit gösteren bu düşünceyi sorgulamayan insanın, insanlıkla alakası kesinlikle olamaz. Tek tanrıcı bu düşünce ve yaşam kötülüğü teşvik etmek değilse nedir?

Her üç tek tanrılı din, metafizik ideal üzerine var oldukları için iyilik olarak gördükleri şeyleri dahi, her zaman erkeğin öncelikli en iyi yararlanacağı şekilde düşünmüştür. Uygulaması ise Orta Çağ öncesinden başlayıp günümüzde dinin öncelikli olduğu tüm toplumlarda mevcuttur. Özellikle İslam ülkelerinde ve Türkiye’de kadınlara uygulanan şiddet, katliam ve tecavüzler, tanrının erkek cinsiyetçi düşüncesinin bir sonucudur. Böyle bir kötülüğü bireyin şahsında aramaktansa, onu yaratığına inanılan tanrı ve dinlerde aranmak en doğru yöntem değil midir?

Dikkat edilirse dinler insanda mevcut olan komün/kolektif özelliğe hitabı dahi, erkeğin üstünlüğüne dayanır. Tanrı ve dinlere inanarak yaşayanların iyilik ve kötülük karakterleri kısaca bu mantık üzerine devam etmekte. İnsanı ikinci sırada yönetip eğiten, yaşamına yön veren güç devlet olduğuna göre, devletlerin kötülük timsali örnekleri kısaca şu şekilde özetlenebilir.

İstisna hümanist ve demokratik ülkelerin dışında, diğer çoğunluktaki devlet yönetimleri metafizik düşünce temeline dayanan anayasalara sahiptirler. İnsanların bu metafizikçi anayasalara göre eğitilip yönlendirilmesi demek, düşünme ve sorgulamadan uzak yaşamaktır. Çünkü erkek cinsiyetçi egoizm ve bencillik her şeye hâkim olup tanrı, din, maddi ve askeri korkuyla, insanların sorgulama yetenekleri adeta afyonla uyuşturulmuş gibidir.

Örneğin; Tanrı, kadın ve erkeği neden aynı anda eşit haklara sahip yaratmadı? Ve tanrıcı kutsal devletler, maddi varlıkların paylaşımı gibi birçok noktada neden zengin ve güçlüden yanadırlar? Zenginin daha zengin, fakirin daha fakir olması Allah’ın emri ise, Allah büyük bir adaletsizlik ve kötülük timsali değil midir? Şayet devlet yönetimleri birinci dayanaklarını tanrı ve dine bağlıyorsa ki bağlıyorlar, tanrıyla birlikte devletler her türlü kötülüğü teşvik eden güçlerin başında gelmektedir. Bunların hepsi insan olgusuna dayandığından şu noktayı da belirtmeden geçmemeliyiz.

İnsanın bulunduğu her yerde, hiçbir düşünce ya da yönetimin, dört dörtlük bir düzen gerçekleştirmesi mümkün değildir. Sadece samimi, insanlıktan yana olan dürüst devlet yönetimleri ve bireyler, en azından asgari seviyede bir adalet düzenini rahatlıkla sağlayabilirler. Böylece zengin daha az zengin, fakir daha az fakir olacağı için önemli bir memnuniyet sağlar. Ve tüm kötülükler en aza inmesi insanileşmeye adım atılmış demektir. İnsanlığa yakın yaşam somutluğu açısından böyle bir imkan mümkün iken, zenginin sınırsız varlık sahibi olması, orta ve alt gelirlinin sürekli fakirleşmesi Allah emri ise, o Allah’ı büyüten din ve devletler yerin dibine sokulmalı. Hani bizde derler ya, “Baş nasıl hareket ederse ayaklar ona göre yürür” Baş seçilen tanrı ve devletlerin bozukluğu değiştirilip düzeltilmeden, insanların kötülüklerden uzak durmasını beklemek, kötülüğe farklı şekilde destek vermektir.

Kimse kötülükle ilgili suçunu kapatmak için boşuna farklı yönlere çekmesin. Kötülük ve iyilikler ya da kötü veya iyi olarak anlamlandırılan tüm sosyal ve kültürel alışkanlıklar, insanın kendi icadıdır. Tanrı gibi soyut şeylere bağlamak, aslında yine insanın alçaklığının bir oyunudur. Bundaki temel hedef, içgüdüsel hazzı sürekli yükselterek, benmerkezci egoyu geliştirip insanın kötülük karakterinin büyümesine hizmettir. Egoist hazlarsa; cinsellik, doyumsuzluk, aşırı maddiyata düşkünlük ve lüks yaşam, insanın kendi yarattığı düşmanlarıdır.

İnsan doğru, bilimsel şekilde eğitilip, mevcut evrensel insanlık ilkelerine göre yaşatılsa, bulunmaz bir deryadır aynı zamanda. İnsani bu deryadan her türlü maden veya mücevher yaratmak mümkün. Fakat tek tanrıcı din ve devletlere hâkim güçler, her şeye hükmetmek için insanların özgür düşünce ve sorgulama yeteneklerinin gelişimi engellendiğinden, her şey zengin sınıfın istediği şekilde yürütülmekte.

İfade edilenlerden çıkarılacak sonuç, insanı iyilik ve kötülüğe sürükleyen güç yine insanın kendisidir. Dualist felsefenin de belirttiği gibi dünyada hem canlı cansız varlıklar içerisinde, hem de insanda iyi ve kötü iki karakteristik yapı mevcuttur. İyi olanlar düşünüp sorgulayarak kendisini değiştiren üst insandır. Diğeriyse düşünüp sorgulamak yerine, her şey tanrının emridir deyip egoyu sınırsız şekilde tatmin eden çirkef karakterli insandır. Bu yüzden mevcut kötülükleri bireyler önce kendinde aramalı. Bu yapılmadığı sürece aradan binlerce yıl geçse de, asla gerçek insani düşünce oluşmayacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir