Sabahat Tuncel: Kürtler yurttaşlıktan çıkarılmıştır

Sabahat Tuncel: Kürtler yurttaşlıktan çıkarılmıştır

08.08.2020 15:03    Güncelleme: 08.08.2020 15:03

    Google News

‘Bu ülkede gerçekten ırkçılık yok mu? O zaman Kürtçe konuştuğu için yaşanan linçlerin, insanların öldürülmesini nasıl izah ediyorsunuz?’

Kandıra F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan Demokratik Bölgeler Partisi(DBP) eski Eş Genel Başkanı ve milletvekili Sebahat Tuncel cezaevinden mektup yazdı.

Tuncel Kürt ulusal sorununa dair çözüm önerileri sunduğu mektubunda, “Türkiye’nin demokratikleşmesi, Kürt sorunu çözülmeden mümkün değildir. Kürt halkı ile eşit, ilkelere dayalı bir işbirliği tüm Türkiye’ye kazandıracaktır. Şimdi demokrasi güçlerinin sorumluluk üstlenme zamanı” dedi.

‘KÜRT SORUNUNUN KONUŞULMAMASI İÇİN ÖZEL MESAİ HARCANIYOR’

Eski DBP Eş Genel Başkanı Tuncel’in Yeni Yaşam gazetesine gönderdiği mektup şu şekilde:

Yaşadığımız çağda bazı gündemler çok çabuk değişmekte, bazıları ise hiç değişmemektedir. Çok uzun süredir Türkiye’nin değişmeyen gündemleri, kadına yönetik şiddet, kadın özgürlük sorunu, Kürt sorunu, demokrasi, eşitlik, özgürlük sorunu, hak ve özgürlüklerin kullanımı önündeki engeller. Cezaevlerinde süreci takip etmek ve güncele dair değerlendirmeler yapmak ne yazık ki pek mümkün olmuyor. Dışarıda hayat hızlı, içeride is yavaş akıyor. Dışarı ile iletişim kurma olanakları da ne yazık ki sınırlı; o nedenle güncel konular üzerine yazmak pek mümkün olamıyor. Bundan dolayı bu yazının konusu hiçbir zaman güncelliğini yitirmeyen ama son dönemlerde ülkeyi yönetenlerin üzerine konuşmaktan çekindiği hatta konuşulmaması için özel mesai harcadığı Kürt sorunu üzerinedir.

ABD’de polisin Minneapolis kentinde siyah George Floyd’un polis tarafından öldürülmesinden sonra “nefes alamıyorum” sloganı ile dünyanın birçok yerinde eylem etkinlikler yapıldı. Irkçılık lanetlendi. Aslında G. Floyd ne ilk kurbandı ne yazık ki ne de son. ABD başta olmak üzere dünyanin pek çok yerinde yasal olarak ırk ayrımcılığı, ırkçılık yasaklanmasına rağmen siyahlara yönelik fiili olarak ırkçılık ve ayrımcılık, polis şiddeti ve ırkçı saldırılar günümüzde de sürmektedir. Stokely Carmichael, ABD’deki ırkçılığı bireysel düzlemde değil, kollektif, yapısal düzlemde işlediğinin altını çizer. “Bütün bir Amerika sistemini Beyazları yukarda Siyahları aşağıda (yani sömürge durumunda) tutmak için geliştirilmiş kurumsal bir yapı” olarak değerlendirmektedir. Aslında bu değerlendirme tüm ulus devletler açısından da yapılabilir. Farklı kimlik ve kültürlere yönelik ayrımcı, ötekileştirici, aşağılayıcı pratikler sadece bireylerin yaklaşımı değil, ulus-devletin uygulamaları olarak karşımıza çıkıyor. Türkiye’de Cumhuriyet tarihi boyunca ırk veya inanç gözönüne alınarak, ırkından ve inancından dolayı boyunduruk altına alınmak istenen, baskıya maruz kalan halkların varlığını kimse inkar edemez.

‘BASKI, ŞİDDET VE SİNDİRME POLİTİKALARI TÜRK ULUS-DEVLET POLİTİKALARINDAN AYRI ELE ALINAMAZ’

Kürtlerin, Asuri-Süryanilerin, Ermenilerin, Alevilerin yaşadığı devlet kaynaklı baskı, şiddet ve sindirme politikaları Türk ulus-devlet politikasının uygulamalarından bağımsız ele alınamaz. Yaşanan duruma ırkçılık demek için illa derimizin renginin siyah olması gerekmez. S. Carmichael, “Irkçılık sözcüğü, bize göre ırksal bir grubu boyunduruk altına almak ve onun üzerindeki denetimi sürdürmek gayesiyle ırk göz önünde tutularak alınan kararlar ve yürütülen politikalardır” diyor. Tekçi, mezhepçi, cinsiyete yaklaşımlar nedeniyle bu coğrafyada insanlar tarifi imkansız acılar yaşamıştır, ne yazık ki hala da yaşamaktadır.

‘IRKÇILIK KOLEFTİF, YAPISAL DÜZLEMDE’

Türkiye’de bu acılara neden olan ayrımcı, ötekileştirici, tek tipleştirici anlayış mevcut cumhur ittifakı/ iktidarı tarafından sürdürülmektedir. Türkiye’deki ırkçılığın, milliyetçiliğin, dinciliğin ve tabi ki bunların hepsi ile kesişen cinsiyetçiliğin yaygınlaşmasına neden olmaktadır. Bizim ülkemizde ırkçılık yok diyen ve büyük bir coşkuyla ırkçılığı kınayanlara gerçekten sormak gerekir. Bu ülkede gerçekten ırkçılık yok mu? O zaman Kürtçe konuştuğu için yaşanan linçlerin, insanların öldürülmesini nasıl izah ediyorsunuz? Ya da Kürt halkının binbir emekle kazandığı belediyelenin gasp edilmesi, “kayyım siyaseti”ni nasıl izah edersiniz? Ya da halkın çocuklarının mezarlanının bir gece ansızın boşaltılarak İstanbul Kilyos’ta kaldırımda üst üste yığılmasını, ya da bir anneye çocuğunun cenazesini postayla gönderilmesini nasıl izah edersiniz? Örnekler daha da çoğaltılabilir. Her bir Kürt yurttaşın günlük yaşamında, işyerlerinde, kamusal alanda, demokratik siyaset alanında yaşadıklari deneyimleri saymıyorum bile. Bir ülkede eğer bir halk kimliğinden dolayı ayrımcılığa uğruyor, kriminalize ediliyorsa orada aslında gizli değil açıktan açığa ırkçılık var demektir. Bu durum tam da S. Carmichael’in altını çizdiği “Irkçılığın bireysel düzlemde değil, kollektif, yapısal düzlemde” yani bizzat devletin uygulamaları ile açığa çıkmaktadır.

‘KÜRTLERİN CUMHURİYETİN BİR PARÇASI OLMASI ENGELLENDİ’

Kürt sorunu dediğimiz olgunun esasını da Kürt dilinin, kimliğinin, kültürünün, inancının inkar edilmesi veya bu kimliklerden dolayı baskıya, ayrımcılığa maruz kalmalarından kaynaklanmaktadır. Yüz yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca benimsenen inkar, imha ve asimilasyon politikaları sonucu konuştuğumuz Kürt sorunu, esasta Kürt halkının haklarının gasp edilmesi ve sorunun çatışma, şiddet ve savaş zemininde tutulmasının sonucudur. Oysa 1. Cumhuriyetin kuruluş sürecinde M. Kemal, Kürtlerle ittifakı bir zorunluluk olarak görmüştü; ki cumhuriyeti kurmak ancak böyle mümkün olabilmişti. Buna rağmen Kürtlerin eşit yurttaşlar olarak Cumhuriyetin bir parçası olması engellendi. Sadece M. Kemal değil, Osmanlı İmparatorluğu en kritik dönemlerde Kürtlerle her zaman ittifak halinde olmuştur. Cumhuriyetin kuruluşundan hemen önce 20 Aralık 1918 Kürdistan Teali Cemiyeti ile Ferid Paşa kabinesi arasında Kürdistan’a özerklik verilmesi konusunda anlaşma yapılmıştır. Yapılan anlaşma şöyle: “Çoğunlukla Kürd halkının oturduğu memleketler siyaset olarak islam halifeliğine ve Osmanlı Saltanatı ‘na bağlı olmak şartıyla, toplam halkın çoğunluğu tarafından seçilecek bir Emirin başkanlığı altında Özerk yönetime sahip olacaktır.”