Makaleyi yayınlamadan önce ek bilgi-27.04.2020

2016 yılında kaleme aldığım, düzenlemeler ve eklemeler yaptığım bu makaleyi yeniden paylaşma ihtiyacı duydum. Yeni olarak, özellikle 2019 ve 2020 tarihli üç alıntı ekledim. Bu alıntılar anlaşılması için köşeli parantez içine yer almaktadır.
Makalede karşılaşacağınız her bir alıntı, her bir anlayış ve yazının başı ile sonu arasındaki ilişki, Hür hakkında bize esaslı bir fikir verme iddiası taşıyor.
Yüzlerce-binlerce farklı görüşü zorla kendi çizginize çekemezsiniz. Ortak demokratik noktalarda politika geliştirme temelinde birleşebilecek tüm güç ve bireylerle birleşme, savaştan yana taraf olanları tarafsızlaştırma ve tarafsız olanları demokrasi güçlerinin tarafı haline getirme/ikna etme politikası, geniş anti-faşist bir “cephe” yaratmanın yaratıcı stratejisidir. Herkesle kavgalı, herkese karşı “savaş” ilan eden düşünce tarzı ve siyaset metodolojisi demokrasi güçleri için son derece tehlikeli sonuçları olan “öznel” bir dışa vurumdur.
Ayşe Hür, bu stratejik politikanın neresinde kalıyor?
AKP dururken Hür, neden demokrasi saflarında olanları itibarsızlaştırmak ister? Birleşebilecek güçlerle birleşmek yerine, birleşebilecek güçlerle mücadele etmeyi yeğler?
Ayşe Hür’ün o dar, ampirik düşünce yapısı ve saikliği, etkileyici bir politikayı anlayabilecek teorik-felsefi sisteme ve çerçeveye sahip olmadığının da göstergesi.
2016 tarihinde kaleme alınan bu makale, bugüne ışık tutma açısından da önemlidir. Hiç şüphe yok ki bu makale, Hür’ün kibirden ördüğü kulelere saldırıyor.
Bu çalışmada ana ve kaba hatlarıyla:
Toplumsal çelişkilerin bağırdığı “gerçek tarihsellikte, ”Gülen Cemaatini sosyalistlere yeğleyen Ayşe Hür’ün tutunduğu liberal düşünce kapitalinin iflasına; Kürtlerin kendisinden “duyarlılık” talebi karşısında, onların yaşadıkları acıyı alaya alarak, küçümseyici küstahlığın motivasyonunu şovmenlik Prosessindiyle taçlandırmasına; siyasal İslam’ı güçlendirirken, diğer yandan da her fırsatta demokratik Kürt siyaseti karşısında saçma sapan saldırılarının ibretlik toslamalarına tanık olacağız.
Bu makale, 2016 yılında yazmış ve facebook sayfamda yayınlamıştım. Hür ile Livaneli tartışmasından sonrada makalemi yayınlanacağımı söylemiştim. Fakat söylediğim tarihte yayınlamadım. Bunun birkaç önemli nedeni var. Tek cümleyle ifade edersem, acil çözmem gereken çalışmalarımın ön plana çıkması, bu yazımın yayınlanma tarihini aksattı. Görüşümce bu yazının her bir perdesinde analitik açıdan “gerçek dünyanın fenomenin” teorik-politik dayanaklarına adım adım tanık olacağız.
Hiç şüphesiz ki, teorik ve politik açıdan bu çalışma, sağlam bir temele dayandığı ölçüde farkındalık yaratmış olacak ve geçmişten bugüne gelen sürecin en azından bir kısmına ilişkin kritik yapma imkânı sunacaktır. Yazarın iddiası bu nitelikte olmalı diye düşünüyorum. Uzun bir makale olduğundan dolayı da, sizler açısından meşakkatli bir okuma olacağının farkındayım. Şimdiden göstereceğiniz sabır için teşekkür ediyorum.
Not: Alıntılarda ki yazım hataları, yazının sahiplerine aittir.

Tarih Yorumculuğundan Şahlanmış Egonun Ampirik Manipülasyonuna –Bu Bir Ayşe Hür Eleştirisidir

28.01.2016

Perde-1

Gündelik yaşamda, herhangi bir shopkeeper (dükkancı) bir kim¬senin olduğunu iddia ettiği ile gerçekten olduğu arasında ayrım yapmasını çok iyi bilir; ama bizim tarihimiz henüz bu basit bilgiye ulaşamamıştır. Bizim tarihimiz, her çağ için o çağın kendisi hak¬kında söylediklerine ve beslediği kuruntulara hemen inanır. (K. Marx, Alman İdeolojisi Sf. 54)

Gündelik yaşamda dükkâncının bir kimsenin olduğunu iddia ettiği ile gerçekten olduğu arasında ayrım yapma yeteneği, onun her gün girmiş olduğu binlerce ilişkisinin toplamının damıtılmış tecrübesinden gelir.
Tarih, “kronolojik tarih” üzerine yapılan çalışmaların toplamından ibaret olsaydı eğer, gerçek anlamda bir “bilgi teorisi” temeline ihtiyaç kalmazdı.
“Bilinç hiçbir zaman bilinçli varlıktan başka bir şey olamaz ve insanların varlığı, onların gerçek yaşam süreçleridir.” (Marx)
Gerçek sandığımız tarih yorumcusunun olduğunu iddia ettiği (yansıma) şey, gerçek olan ise çalışmalarınızın nesnesi olarak kişinin kendisini gerçekleştirme biçimi.
Toplumsal çelişkilerin bağırdığı “gerçek tarihsellikte”, Gülen Cemaatini sosyalistlere yeğleyen liberal aydın Ayşe Hür’ün gerçeklikle bağını koparmasında billurlaşan düşünce sistematiğinin iflasına tanıklık yapacağız.
Kürtlerin kendisinden “duyarlılık” talebi karşısında, onların yaşadıkları acıyla alay etmesi ve küçümsemeci küstahlığıyla şovmenlik prosessindin de, bu alaycı kibrini taçlandırması.
Olan şey, siyasal İslam’ı güçlendirirken, diğer yandan da her fırsatta demokratik Kürt güçlerini siyasal İslam lehine geriletme politikası.
Ve daha çok şey!
Marx’ın işaret etmiş olduğu ‘Gündelik yaşamda herhangi bir Dükkâncının, ‘bir kimsenin olduğunu iddia ettiği ile gerçekten olduğu arasında ayırım yapması’ deneyimini sağlamak için sosyolog, tarihçi ya da filozofik bir deha olmak gerekmiyor. Gündelik yaşamda, o sıradan sosyolojik ve insani ilişkilerin toplamının gözlemcisi olmak yeterli bir deneyim kazandırabilir.
Satır aralarında yazılan şeyler, o kişinin düşüncelerinin tutum belgesidir de. Düşüncenin abstrakt (soyut) dili, gerçek anlamıyla sosyal, ekonomik ve ona karakterini veren tüm maddi yaşam koşullarının sonucu olarak kendisini dışa vurur. Gerçek dünyayla ilişkisi olarak bireyin sosyal faaliyetlerinin toplamı…

Ayşe Hür Sosyalistleri Karalıyor
Görünen Gerçek Olsaydı Bilime Gerek Kalmazdı / K. Marx

Ayşe Hür: “Arkadaşlar özür.Saldırgan,kaba dillerinden, hakaretlerinden RedHack’in Cemaat’le ilgili bir oluşum değil, sosyalist bir grup olduğu gayet net!” 28 Eyl 2016 (https://twitter.com/HurAyse/status/781189721003266048)
Gülencilerle sosyalistleri mukayese eden bu söylemi üzerine Ayşe Hür’e çok sayıda kişi eleştiride bulundu. Fakat Hür, önüne geleni engelleyerek eleştirileri “aşmaya çalıştı”. Ayşe Hür için demokrasi, liberal “aydın” egosunun taşlarıyla yükselttiği Hubris Sendrom’una kimsenin dokunmamasından ibarettir. Tanrı, Hür’ü her türlü eleştiriden korusun ve kutsasın! Tahammülsüzlüğün sosyal medya tezahürü ve zihinsel iflasının yankısı: sabırla, bu makaleyi sonuna kadar okuyunuz lütfen.

Çöküş başlıyor!

Gerekçesi “hakaret ediyorlar”!
Bakınız, Ayşe Hür’ün Cemaati övüp sosyalistlere salvo atışı yaptığı twittinden bir gün sonra Barış Atay, eleştirel bir tutum aldı.
Barış Atay: “Cemaatçi olsalardı, saldırgan, kaba dili olmaz hakaret etmezlerdi fakat sosyalistler öyleymiş zaten. Müthiş!” (29 Eylül 2016) @barisatay (https://twitter.com/barisatay/status/781273189062180864)
Bu twitt üzerine Ayşe Hür Barış Atay’ı engelledi. Barış Atay’ın bu twittinde her hangi bir hakaret var mı? Hayır!
Akabinde ise Kemal Işıktaş @pancuniyodas yazıyor:

“Ayşe Hanım düşünceden korkulmaz önünüze geleni engelliyorsunuz. İyi günler.” 29 Eylül 2016 (https://twitter.com/pancuniyoldas/status/781439414438363136)
@barisatay @HürAyse

Ayşe Hür @HürAyse: “Önüne geleni mi? Düşünce mi? Hakareti düşünce sanan zatıalinizi de bloklayacağım şimdi.” 29 Eylül 2016 (https://twitter.com/HurAyse/status/781439777736364032)
Tartışmanın özeti bu şekilde sonlandı. Ne var ki Ayşe Hür, bu tartışmada her önüne geleni blokladığı için buna tartışma denmez. Barış Atay ve Kemal Işıktaş hakaret mi etmiş? Sıfır hakaret! Şişirilmiş egonun tahammülsüzlük “obsesyonu”, bu “çarpık” liberal aydın kişiliğinin kendisiyle ilgili başyapıtıdır.

Hür’ün twittinin ana fikrine gelirsek, sosyalistler kaba saba insanlar, cemaatçiler böyle insanlar değil:
Cemaatçilere karşı pek sevimli haller, sosyalistleri de “küçük düşürme” algısıyla formel ve ampirik zekanın maksimum referansı.
Red Hack kendisini sosyalist olarak tanımlıyor. Kullandığı dilden yola çıkan Hür, neden Red Hack’ı ve Red Hac özgülünde sosyalistleri itibarsızlaştırma işine girdi? Can alıcı soru, işte bu! Hür’ün pek severek yaptığı parlak bir refleks, itibarsızlaştırmak!
Hür için Cemaatler kaba dil kullanmayan naif insanlardan ibaretti. İyi tanıyor olmalı! Sosyalistler kaba ve saldırgan olduğu için redhack’ta kabadır kabilinden retorik zinciri, Hür’ün küçük burjuva formel, eklektik ve liberal dünyasını şimşek gibi çakarak aydınlatmış olmalı. “Sosyalistler kaba” tespitiyle zıvanadan çıkmış saçmalık piramidi, Hür’ün kaderi olan mantık silsilesinin “kendisini gerçekleştirme” prosessinin manipülatörlük kanıtı için elimizde hatırı sayılır referans bulunmaktadır. Hür’ün, sirk cambazları gibi her ipte nasıl oynadığına yazımızın her satarında tanık olacağız.

Gülen Güzellemesi ve İslamcıların Ayşe Hür’ü Kullanması

Hür’ün; “sağ İslamcılar kullanıp beni yere bıraktı” (Bu makalenin ilerleyen bölümlerinde “kullanma kullandırtma” konusuna kaçınılmaz olarak gireceğiz) söylemi, sorunun özüne fener tutuyor olabilir mi?
Taraf gazetesinin Gülenci Cemaatle ilişkisi ve ekonomik sorunlarına değinen Ayşe Hür:
“Taraf’ın cemaatle bir bağlantısı olduğunu düşünmüyorum. Olsa bile, Fethullah Hoca’nın bu kadar pinti olduğunu da sanmıyorum. Bu kadar yatırım yaptıysa o kişileri de mutlu eder diye düşünüyorum.” 16 Kasım 2012
(https://www.medyaradar.com/fethullah-gulenin-bu-kadar-pinti-oldugunu-sanmiyorum-haberi-91012)
Yatırım, mutluluk, Fettullah Hoca’nın pinti olmaması: önemli anahtar kelimeler. Hür’ün mutluluk endeksi, yatırım ve siyasal İslam sevimli görünme çabasıyla içkin.
Yatırım yapan kapitalizm, yatırım yapan cemaat, insanları mutlu eder. Hür’ün bindiği trenin götüreceği istasyon burasıdır. Onunla birlikte o trene binenler de başka bir istasyonda inmeyi beklemesin.
“Dil”, demişti Marx, “düşüncenin kendisidir.” Dikkat ederseniz, sosyalistlere dair algı yaratan Hür, Gülen ve Cemaatine komplimanda bulunup, allayıp pullamayı eksik etmiyor.
“Cimri aklını yitirmiş bir kapitalist; kapitalist ise aklı başında bir cimridir” (K. Marx). Çünkü kapitalistin aklı başında cimri olması, “artı-değer” sömürüyle ilişkilidir ve bu ilişki biçimi, öznel bir niyet beyanı değil, “sermayenin” nesnel yasasının işleyişiyle ilgilidir.
Hür’ün Gülen güzellemesi; taraf olma durumu değil sadece, “güler yüzlü kapitalizmin” parlatılmasıdır. Cemaatin kendi gericilik okullarında, binlerce çalışan öğretmenin artı-emeğine nasıl el konulduğunu maskelemek için pinti olmayan, çalışanlarını mutlu eden algıyı yaratmak, muhteşem bir zekânın ışıltısı! Cemaati ve gericiliği dolaylı olarak pompalamanın adının yatırım olduğu bir avenenin sahte cennet pazarlamacılığı, sahiden ibretlik bir eser.
Herkesin şu soruyu sorması gerekiyor: Kim bu Gülen? CIA destekli ‘Milli Türk Talebe Birliği’nin ve ‘Komünizm ile Mücadele Derneği’nin kurucularındandır.
Moon tarikatı nedir? Gülen’in feyiz aldığı portföye çalışmasının temelini oluşturduğu Kore menşeli dünyanın her yerinde okulları ve vakıfları olan büyük bir tarikattır. Gülen ve Moon tarikatı arasında güçlü ilişkiler vardır. Moon Hristiyanlar için, Gülen Cemaati de İslam dünyası için geliştirilmiş CIA projesidir. Gülen ve Abdullah Çatlı arasında ki ilişki “Susurluk Komisyonu” raporuna kadar yansımıştır.
Bu kısa özeti neden anlatma ihtiyacı duydum?
Ne diyordu Ayşe Hür? Gülen için, bu kadar yatırım yaptıysa o kişileri de mutlu eder, diye düşünüyorum. Bu kadar yatırım dediği kişinin tüm geçmişi ve bugününün karanlık ilişkiler ağı, bu ağın hedefleri, bu ağın “Gladyo” ile bağıdır. Gülen ve Cemaatine ilişkin esaslı bir analiz, hiç kuşkusuz ki, birkaç kitabın konusu olabilir; ama birkaç cümleyle özetleyebileceğimiz Gülen ve Cemaatinin tüm kirli ve faşist yönlerinden “yatırım”, “hakkını verme” ve “mutluluk” propagandasıyla çıkarsama yapan bir kişilik bilimsel tarih çalışması yapabilir mi, tutarlı bir demokrat ve aydın olabilir mi?
Ayşe Hür’ün omurgasızlığı ve ilkesizliğiyle hiçbir siyasi çizgisinin olmadığını kanıtlamak için yalın gerçekleri titizlikle ortaya çıkarmak yetiyor. Ayşe Hür’ün sosyalist olmadığı da tartışmaya yer bırakmayacak şekilde nettir. Onun sosyalist olmaması, zamanı geldiğinde sosyalistlerin limanına sığınmayacağı anlamı da taşımıyor.
İtiraf edeyim, yaşamımda bu çapsızlıkta dengesiz ve kibirli bir kişilik görmedim. Karşınızda entelektüel bir düzey olsa, ona göre kalem oynatırsınız. Tanınmış ve gösterişli cahilliğin karikatürü ile karşı karşıyayız. Bilmediği bir konu ve üzerinde fikir yürütmediği mevzu yok! Marksizmi konuşalım desek, bilmiyor cahil. Felsefe deseniz, zaten o hiç yok. Tarih deseniz, tarihe temelini veren felsefeden yoksun. Neresinden baksanız teorik ve politik fukaralık!
Ayşe Hür’ün Kafasının Arka Planında ki Kürt ve ”Sorunu”
Ayşe Hür diyor ki: “PKK’nin elindeki asker/polisler konuştu” haberini yeni gördüm. Esir almak, esire barış çağrısı yaptırmak marifet mi? https://t.co/ubVbIm3VVT
31 Aralık 2015 (Ayşe Hür’ün bu paylaşımıyla tepkileri üzerine çekmişti)
Aynı twittin altına yazılan paylaşımlara birer tutum belgesi olarak buraya aktarmakta yarar var.
Zînê Êlih @Fecir_72: barış marifet ifadesine indirgenemeyecek kadar değerlidir
Tripcikyan @Tripcikyan: cidden ruh hastasınız ya genetiğinizde yok ama kodlanınca kalıtsallaşmış
İbrahim Gezici @ibrahim_gezici: Saçmalamayı “marifet” sanmaktan daha düşüncesiz bir davranış olamazdı.
Tepkiler o kadar fazlaydı ki, bu makaleye ancak birkaç okuyucu yorumunu ekleyebildim.
Esir almak marifet değil, barış çağrısı yaptırmak marifet değil, Peki, ne marifet? Sittin billâh savaşsınlar mı? Bir birlerini esir almayıp öldürsünler mi?
Gerçek şu ki; Ayşe Hür, savaşan iki güce farklı mesajlar veriyor. Nalına ve mıhına vuran tutarsız bir liberalin orta yolcu olmasından daha doğal ne olabilir ki (mutlak bir taraf olmasından söz etmiyoruz, tutarlı bir aydın olması kâfi)?
Savaşın tabiatı gereği savaşan tarafların bir hedefi ve bir amacı vardır. Savaş karşıtı bir insan, asgari olarak iki tarafa da eşit eleştirel mesafede, iki tarafında savaşmasına karşı olur ve barış talebini ifade eder. Eğer ki, savaşan bir tarafa yönelik olarak “esir almak marifet mi” sorusunu sorduğunuzda ve üzerine de “esire barış çağrısı yaptırmak marifet mi?” diye eklediğinizde, “esir almamak için silahsızlanın” ya da “elinizi tetikten çekin” çağrısını yapmış oluyorsunuz. .
“Esir almak marifet mi?” sorusu cümlenin en yalın anlamıyla bir önermedir. “Esire barış çağrısı yaptırmak marifet mi?” Hiç şüphesiz ki, bu yalnızca bir soru değil, Ayşe Hür’ün kafasında yer alan net bir önermenin parçasıdır.
Savaş nedir?
“… Savaş politikanın başka araçlarla devamından başka bir şey değildir. Bir toplumun savaşı mutlaka politik bir durumdan doğar ve politik bir etkenden çıkar, işte bunun içindir ki savaş politik bir eylemdir. Eğer savaş hiçbir engel tanımayan tamamen başına buyruk bir eylem olsaydı, mutlak kavramından çıkarabileceğimiz gibi mutlak bir şiddet gösterisinden ibaret bulunsaydı, o zaman savaş politikanın yardımına çağrılır çağrılmaz onun yerini alır, ve tıpkı bir kere atıldı mı artık önceden ayarlandığı yoldan başka bir yol izlemesine imkân bulunmayan bir torpil gibi kendi yasalarına uyardı …” (Savaş Üzerine / Carl von Clausewitz)
Politik bir durumdan doğmuş, politikanın en (keza politika da, ekonomik temelin) yoğunlaşmış halidir. Kürt politikası, emperyal sömürgecilik temelinden (ekonomik yoğunlaşmanın mevcut durumda şah damarı) bağımsız bir eylem mi? Analiz ve tespit denkleminin dışında, sadece savaşı yürüten kesimden bir tarafa yönelik söz konusu soruları sorarsanız eğer, bu sorunun hangi önermeye tekabül ettiğini bilmemek için bilinç yoksunu bir ahmak olmak gerekir. Bu yalnızca Hür’ün ahmaklığının bir sonucu olmuş olsa, çözümleme ve tespiti Ayşe Hür lehine en az zararla kapatabilirdik.
Esir almamak için silahınızın olmaması ve silahlı bir savaş vermemeniz gerekir. Esir, barış için konuşmuşsa, “esire barış çağrısı yaptırmak marifet mi?” diye sorduğunuzda da, eşit koşullarda barışmaları önermesini dışlayarak, esir almamanın ve barış çağrısı yaptırmamanın iki önermesi karşımıza çıkıyor: Silahları bırakmak ya da elini tetikten çekmek. Silahlı Kürt politik hareketinin savaşması ya da silah bırakması seçeneğine biz karar veremeyiz. Fakat gerçek aydın ve barışseverler, her iki tarafa da eşit mesafede eşit koşullarda barış çağrısı yapar. Böyle üstenci bir dili iki tarafa de eşit bir şekilde kullanırsanız, bu mantık silsilesinin kendi içinde tutarlılığı olabilir.
Ayşe Hür, tarih yorumcusu olabilir; ama düşünce yapısı, “politize cahillik” ve ahmaklık kokteyliyle karakteristiktir. Bu, iddialı bir cümle mi? Olabilir! Bu çalışmanın bir amacı da, “politize cahillik” ve ahmaklığın ispatlanması ve ne olduğunun anlatılması olsa gerek.
Hür, ne dediğini kendisi de bilmiyor değil; çok iyi biliyor. Bir yandan ara sırada olsa “sol”culuğun, öte yandan da Kürtlere vermiş olduğu mesajlarla “liberal” politik tutumun aplikasyon maskesini takıyor. Başarılı bir oyunculuk!
Askerlerin esir olması onların barış isteyemeyeceği anlamına mı gelir? Hatta barışı en çok istemesi gerekenler hapishanede ki tutuklu ve hükümlüler, “şehit aileleri”, esir tutulan askerler. Dolaysıyla, sürecin en çok mağdur olanları barışı istemesinden ve onların bu isteğini kamuoyuyla paylaşmasından daha doğal ne olabilir?

Erdoğan’dan Demokrat Yaratma ve Liberal Taklalar

Hür, yıllar boyuncu AKP’yi cepheden eleştirmedi; ama sosyalistlere ve demokratik Kürt siyasetine geldiğindeyse, eleştiride olabildiğine cömertti.
Ayşe Hür: “Atatürk’ü ancak ölümünden 60 sene sonra eleştirebildik. RTE’yi şimdiden eleştiriyoruz. Öcalan’ı eleştirme izni ne zaman çıkar acaba?” (10 Mayıs 2014)
Devamında,
Ayşe Hür @HurAyse: “@mehmetkamilgol Ben 2002’de başladığıma göre eleştirmeye, 1938’den sonra 60 yıl olduğunu sonradan hesapladım” der.
Hür, “eleştirebildik” derken, çoğul kullanıyor. İkincisinde de, Atatürk’ü eleştirme tarihini 2002’de başlatıyor. Neden? Çok basit: Hür’e eleştirme iznini veren AKP’dir! Hür, tarihi, kendisi ve AKP ile başlatıyor.
AKP, iktidarını sağlama almak için liberalleri de saflarına çekip Kemalistleri zayıflatma projesi olarak liberalleri manivela olarak kullandı. Hür, AKP ve Gülen Cemaati iktidarını güçlendirecek birçok figürlerden biriydi.
Hür’ün değindiği tarihin 2002’de başlaması tesadüfü değil: AKP’nin hükümete geliş tarihi 2002’dir. İslamcı iktidarın iktidar bekasının güçlendirilmesi için, sistemin resmi ideolojisinin zayıflatılması gerekiyordu. Spontane değil, tedricen. Biri zayıflatılırken diğeri onun yerine ikame edecek. Bu kadar net! Ayşe Hür’de sanıyor ki, ben Mustafa Kemal’i eleştiriyorum.
Evet! Sistem eleştirisi yapmadan olaylar dizini eleştirisi yapma (kronoloji).
Kronolojik tarih yazılımının çerçevesinin dışına çıkmadan Kemalizm eleştirisi yapan Hür, kendisinden önce yapılan Mustafa Kemal ya da Kemalizm eleştirilerini görmezden gelerek Mustafa Kemal’i eleştirme tarihini, AKP’nin iktidarını güçlendirme tarihine indirgiyor ve tam da buradan başlatıyor.
AKP iktidarın mevzilerini güçlendirmenin araçsallığı olarak 2002 yılında başlattığı tarih, AKP’yi merkeze koyduğu bir tarihtir. Dolaysıyla, Hür’ün Kemalizm’e dair “eleştirel” tarih anlayışı, spekülatif ve öznel bir tarih anlayışından ibarettir. Hür, AKP’nin iktidar gücünün arkasına sığınarak eleştirirken, Türkiye’de Kemalizm eleştirisi (kişi olarak Atatürk eleştirisi değil, “resmi ideoloji” olarak Kemalizm eleştirisi) 1970’li yıllara dayanıyor.
Siyasal İslam’ın iktidar değirmeninin su taşıyıcısı liberal Ayşe Hür, sistem kendisini taşıdığı müddetçe sisteme dayanmış, sistemin olanaklarından yararlanmış ve bu karşılıklı kullanma süresi zarfında AKP’ye pek dokunmamış ve hatta AKP’yi parlatmış(tır).
“RTE’ı şimdiden eleştirebiliyoruz”, diyor. En iyimser tespitle Ayşe Hür, bilimsel analiz kabiliyetinden bihaber; ne siyasal İslam’a, ne devlet yapısına ve en önemlisi de, ne de “ekonomi-politiğin eleştirisine” ilişkin kavramsal bir bilince sahip değil. Kavramsal bir bilinç çekirdeği olmayınca, yerine ve odak noktasına, safsata üretimi ve “gerçek tarihin” manipülatörlüğü ikame ediyor.
Hür, geçmişi (yani Atatürk’ü) eleştirdikçe AKP’nin pozisyonunu güçlendiriyor. Biz, burada, normal koşullarda Hür’ün Kemalizm’i eleştirmesinden değil, AKP’yi demokrasi gücü olarak gördüğü ve buradan beslenerek eleştirdiği iş bu tutum belgesinden söz ediyoruz.
AKP’yi sevimlileştirip, Erdoğan’a “demokratlık” payesi biçmek, bu yetmez tabi ki, üzerine “AKP’ye akıl vererek” tüm her şeyin üzerine tüy dikmek.
Hür, Erdoğan’ı neredeyse Bonapart’laştırıp eski çağı yıkan yeni-demokrat bir lider olarak vitrinleştiriyor; “çok sayıda yatırım yapan Gülen’in pinti olmaması” propagandasıyla siyasal İslamcıların “güler yüzlü kapitalizmini” okunmuş ve dahi parlatılmış ritüeliyle kendi düşünce yapısının regüle ediyor: Şaşmıyor!
Yeni Şafak: “CHP neden değişime direniyor?”
Ayşe Hür: “Yıllardır muhalefette kalmanın getirdiği bir atalet var, bu ruhlarına işledi, değişimle baş edecek güçte değiller. Türkiye artık eskisi gibi tekdüze bir ülke değil. Ekonomi de siyaset de, kültürel hayat da çok karmaşık. Sırtında yumurta küfesi olmayan adam psikolojisi içindeler. İş yapan adamı eleştirmek ise kolay.” (https://www.yenisafak.com/roportaj/ayse-hur-chp-icin-halk-sadece-figuran-112803, 22 Nisan 2008)
Sırtında yumurta küfesi olmayanların, iş yapan adamı (AKP ve Erdoğan’ı yani) eleştirmesi kolay diyor, sonra da ben liberal değilim diye yemin billâh ediyor.

Ayşe Hür: “CHP hiçbir zaman sol parti olmadı. Sosyal demokratlık lafı 1960’da TİP’in ortaya çıkışından sonradır. Bugün ise en iyi ihtimalle muhafazakar milliyetçi bir parti. Sosyalist Enternasyonal CHP’yi neden atmıyor şaşırıyorum. Bu yüzden Sosyalist Enternasyonal’e saygım kalmadı.” (Yeni şafak, aynı tarih, agy)
Sosyalist Enternasyonal’in CHP’yi atmamasından dolayı “Sosyalist Enternasyonal”e saygısı kalmamış. Saygısının kalmadığı sosyalist enternasyonali oluşturan partilerin hepsi de “sosyal-demokrat” partiler. Sosyalist-Enternasyonal’in Sosyalist-Enternasyonal’in görevi işçi hareketini sistem içine çekmek, sendikaları ehlileştirmek, sınıf mücadelesini tasfiye etmek, büyük sermayenin çıkarları doğrultusunda politika üretmektir.
Sağ partilerle Avrupa “sol” partileri dedikleri “sosyal-demokrat partiler” arasında ki temel fark, ekonomi-politikada sağ daha liberaldir, “sosyal-demokratlar” ise daha çok “sosyal-devlet” modeli üzerine dururlar. Fakat neo-ekonomi politik süreçle birlikte aralarında ki bu farkta kapanmıştır. Hatta 2000 yılında ilan edilen “AGENDA 2010 Lizbon Stratejisi”, sözde reform paketi, Alman “refah sistemi” ve “işgücü piyasasına” 2003 2005 tarihleri arasında SPD ve Birlik 90 / Yeşiller’den oluşan koalisyon hükümeti kabine Schröder Başbakanlığında büyük ölçüde uygulanmıştır. Liberal ekonomi için Almanya’nın en büyük reform paketlerinden biriydi. İşçilerin kazanımların büyük ölçekte kırpmış, taşeronluğu geliştirmiş, işçi ücretleri düşmüş, kesintiler artmış, işten atılmaları kolaylaştırmıştı. Büyük Alman burjuvazisi bu paketi CDU’ya yaptırması zordu. Çünkü burjuvazi dersine iyi çalışıyor, işçi sınıfına saldırıyı “sol” parti ve Ayşe Hür’ün saygı duyduğu “sosyalist-enternasyonal” aracılığıyla yapabilirdi. Ayşe Hür’ün, ‘Sosyalist Enternasyonal’e saygım kalmadı’ dediği şeyin gerçek içeriği kaba hatlarıyla budur.
Yeni Şafak: “AK Parti’nin lider kadrolarının devlet partisi CHP siyasetiyle, statükocu kadrolarıyla başa çıkma şansı nedir?”
Ayşe Hür: “AK Parti bu raundda dayak yiyecek gibi görünüyor. Çünkü karşı taraf olayı ‘ölüm-kalım’ meselesi haline getirdi. Hala CHP’nin statükocu ideolojisini satın alan bir kitle var. Kaybedeceklerini anlarlarsa rahatlıkla bizden sonra tufan diyebilirler. Bana yar olmayan kimseye olmasın misali. Ordu bu sefer ne yapar bilmiyoruz. ‘Ne yapalım, yüz yıl geriye gideceğimize, 20 yıl geriye gidelim’ diyenler var. Bu, ‘bir darbeyi daha kaldırırız’ demek. AK Parti’nin riskleri iyi hesaplaması gerekiyor. Esnek ama ilkeli ve tutarlı bir çizgi takip edilmezse bu devlet yer onları…” (agy)
Ayşe Hür, devletin egemen bürokrasisiyle mücadele eden hükümette ki AKP’ye akıl hocalığı yapıyor. Bu devlet ayrı, AKP ayrı, bu devletin AKP’yi yememesi için şunları şunları yapması gerekiyor. Liberal-tarihçi zekâsı müthiş bir icat olsa gerek. Sonrada, ben, AKP’ye can simidi olmadım, onların iktidar değirmenine su taşıyıcılığı yapmadım, bana haksızlık ediyorlar, diye çemkirir.
Tarihçi! İran faktörünü analiz edemeyip, neo-İslamcıların Türkiye’nin devlet mekanizmasında onlara omuz ve akıl vermesi, sonrada halen pişkince ve rezilce hiçbir şey olmamış gibi davranması, final olarak tüm yeteneğiyle “ben liberal değilim” diye taklalar atması.
Asıl sorun şu: Dibinde ki tarihi, yani 2000 yıllarının (daha öncesine bile gitmeye gerek yok) AKP gerçekliğini, ekonomik ilişkileri, uluslar arası sermaye ile ilişkilerini ve sosyolojiyi analiz edemeyen; mevcut söylemlerini de AKP iktidarının politik çıkarları doğrultusunda geliştiren bir kişinin gerçek anlamda tarihi yorumlama ve analiz etme yeteneği olabilir mi?
Cumhuriyet tarihinin AKP döneminin “yeni-resmi ideolojisi” ve “yeni tarihin” liberal hezeyanlarıyla yazılımında “benim de payım” olsun girişiminin kötürüme uğraması: Hüsran!
İçerde hapis yatan bir şahsiyeti eleştiriyor (ki herkesi eleştirebilir, bundan yana bir sorunumuz yok), Öcalan’ı ne zaman eleştireceğiz söylemiyle de yine AKP trollüğü yapıyor (Ben, İbrahim Gezici olarak 2011 yılında yayınladığım “Yeni Şifre – Aykırı Tezler/Sis Perdesi Dağılırken” adlı kitabimde Abdullah Öcalan’ı uzun uzun eleştirmiştim. Kimse de bana, bizi niye eleştirdin demedi. Açık yüreklilikle söylüyorum, bir sefer dahi “nasıl eleştirirsin bizi” tepkesi almadım).
Şöyle bir tespitle “hiçbirini eleştiremiyoruz” dese, bu cümlesi bir mantık bütünlüğü içinde anlaşılabilir. Fakat nedir ki, iktidar olana yaranmacılık yapacaksın, diğerlerine “Allah ne verdi” tandansı!

[ Köşeli parantezimizi açtık:

Ayşe Hür 2019 yılında sistemin dışında zikir yapıyor!

Ayşe Hür: “Kusura bakmayın da, konuşma HDP’nin nasıl sistem partisi olduğunun resmidir. HDP, her fırsatta militarizm eleştirisi yapmak yerine üretildikten sonra kime karşı kullanıldığını gayet iyi bildiği paletlerin özel sektör değil de devlet eliyle üretilmesi için mi TBMM’de bulunuyor?” (11 Oca 2019)
Tek bir vekilin yapmış olduğu konuşmadan yola çıkarak, HDP’nin “nasıl bir sistem partisi” olduğunu ispatlama çalışıyor. AKP’ye akıl hocalığı yapan “Erdoğan’ı şimdiden eleştirebiliyoruz” söylemiyle, Gülen için “Fetullah Hoca” diye hitap ederek, “çalışanlarını mutlu eder” algısını yaratan ve bu noktada okuyuculara neredeyse yemin billâh eden Hür, HDP için sistem partisi diyebiliyor. Hür’ün, sabun köpüğü gibi kaygan görüşlerini çözümlemeye çalışırken, işimizin hem zor hem de keyifli olduğunu anekdot olarak belirteyim istedim.
Ayşe Hür: “AKP, bir süredir çoğunluğun diktasını meşrulaştırmak için referandum silahını kullanmayı planlıyordu, Gezi ona bu fırsatı sağlayabilir.” (13 Haz 2013)
2013 yılında AKP, çoğunluğun diktatörlüğünü meşrulaştırmak istiyor, 2014’da ise Erdoğan’ı şimdiden eleştirebiliyor. İlkesizlik ve tutarsızlık! Diğer yandan da, Gezi Direnişi’nin çoğunluğun diktasının meşrulaştırma fırsatını sağlayacağını bunun için referandum silahını planladığını söylüyor. Ayşe Hür, Gezi Direnişi’ni evinde seyretti. Bolca yorum yaptı. Halkın spontane olarak ayağa kalkışının içinde değil; ama ve lakin, Gezi Direnişi’ni sistem içine çekmek için, çoğunluğun diktatörlüğünü kolaylaştırmasını teorisini yumurtluyor. Bu sonuca nereden varıyoruz?
Birçok veriden: nedir ki, 2014’de Erdoğan’ı şimdiden eleştirebilen, Öcalan’ı ve Atatürk’ü eleştiremeyen (ki aslında demek istediği ikisi de “demokrat değil”, Erdoğan’ı şimdiden eleştirebildiğimiz için, tek demokrat olan Erdoğan!) Hür, Gezi’nin Erdoğan’ın diktatörlüğüne yol açacak ya da Erdoğan’ın çoğunluk diktatörlüğü için bahane vereceğinden dem vuruyor. Şaşkın! Hür’ün benzer söylemlerine daha sonra da rastlayacağız. Sistemin içinde olmak budur!
HDP ile ilgili “sistem içi” tespitiyle alakalı diyebileceğimiz, zırvasını şahlandırma zekâsının yeni bir örneği.
İki farklı perspektiften soruna bakmak gerekiyor. HDP, sistemin parlamentosunda bulunan yasal bir parti olması ve sistemin yasal sınırlarını tanıması itibariyle zaten sistemin “içinde”. Dünyanın her yerinde politik süreç böyle işler. Ancak, soruna bu derece ampirik ve şekilci bakılıp, yüzeysel ve dar bir denklemin içine sıkıştırıldığında, buradan akla yatkın bir önerme, tespit ve analiz çıkmaz.
Hür Ayşe’nin “sistem içi” iddiası, Kürt sorununu, bu sorunun neden sonuç ilişkilerini ve egemen ulusun egemen devlet paradigmasını hiçbir şekilde anlamadığının kanıtı. HDP, demokrasi güçlerinin çatı örgütüdür. Bu çatı örgütünün görevi ya da programı “sosyalist devrim” değil. Kürt sorunu başta olmak üzere, katı devlet mekanizmasının halklar üzerinde ki baskı mekanizmasını tasfiye etmek değil, aşındırmaktır. Keza baskı mekanizması olarak devletin kendisini tasfiye etmek ve yerine sosyalist bir devlet inşa etmek ne HDP’nin görevidir, ne de onun programında böyle bir şey var.
Birkaç yüz yıllık Kürt sorunu, sistemin kendisinin çözebileceği bir sorun olmuş olsaydı şayet, hem şimdiye kadar çözülmüş olurdu ve hem de, bu katı devlet mekanizmasının burjuva demokratik dönüşümü gerçekleştirilerek, yeni verili sınırlar içinde de olsa, burjuva devlete “ilerici” bir dinamiğin yüklenmesi mümkün olacaktı.
Bu, ne anlama geliyor?
Kürt sorunu gibi devasal boyutta bir sorun, sistemin kabul edilebilirlik sınırının hem dışındadır hem de içindedir. Dışındadır, çünkü bu devlet yapısıyla “tam hak eşitliği” temeline dayanan bir çözüm üretmenin esaslı kırılmalar gerçekleşmeden pek olasılıklı olmadığını, teorik ve politik olarak söyleyebiliriz.
İçendedir, çünkü “tam hak eşitliği” temeline dayanmadan, kültürel ve demokratik haklar çerçevesinde Kürt sorunu kısmi olarak çözülebilir ve “gerçek çözüm” ise ötelenerek çok uzun vadeli bir sürece yayılabilir. Sanki şimdiye kadar ki süreç kısaymış gibi! Fakat gerçek durumun özeti bu şekilde maalesef! Sistemin, kendi sınırları içinde çözebileceği ‘kültürel-demokratik haklar’ın verilmemesi için nasıl bir baskı mekanizması işlettiği su götürmez bir şekilde dururken, yasal bir parti olarak politik sürecin kendisini işletebilmesinde dahi, HDP’nin bu verili sınırlar içinde işinin ne kadar güç olduğunu görebilmek gerekiyor.
HDP, bir opsiyon olarak, Türkiye’de ‘Kürt Sorunu’nun çözülmesinin demokratikleşmenin önünde engel duran en belirleyici ve esaslı sorun ya da sorunlardan biri olduğunu tespit edip bunu uygun politika yapmaya çalışıyorsa eğer, sistemin belirlediği sınırların dışındadır zati. Demokratik bir programı olan HDP’yi sistem içine kilitlemeniz; AKP, MHP, CHP ve diğerlerini Kürt Sorunu’na karşısında HDP ile ilkesel ve politik açıdan aynılaştırmanız anlamına gelir.
HDP Eş Başkanlarının, vekillerinin, belediye başkanlarının, belediye meclis üyelerinin tutuklanmasıyla birlikte (ki, 1990 yılından bu yana yapılan ve sürekli denenen kısır döngü bir politikayla) HDP’yi “fiziki olarak” sistemin dışına atmayı; politik, ekonomik ve kültürel programıyla sistemin dışında olan HDP’yi de, sistemin içine entegre etmeyi amaçlamaktadır.
Denebilir ki, Gülenciler de cezaevinde. İkisi aynı şey mi? Devletin bürokratik mekanizmasının ve bu mekanizma aracılığıyla büyük pastanın sahibi olma kavgası yapanlarla, ezilen ulusun politik temsilcileri başta olmak üzere, onlara destek veren sosyalistler ya da sınırlı olarak Kürt İslamcı şahsiyetlerin bileşeni olan HDP’ye “sistem içidir” demek, demokrasi güçleriyle demokrasi dışı güçleri eşitlemek demektir.
Kürt Sorununu anlamayan Ayşe Hür, “gerçek barıştan yanaysa silah bırakır”, “ancak böyle samimi olur” diyerek, Kürt silahlı hareketine “sistem içine” gel, Kürt sorunu ancak sistemin içinde çözülür, önermesinde bulunmuş olmuyor mu? “Halkların Kaderini Tayin Hakkı” ile “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” arasında ki farkı ayırt edemeyen Ayşe Hür, bence kendisini aşan teorik ve politik sorunlara hiç girmesin. Saçmalamanın sınırlı haliyle dahi, dram yaşıyor!

Ayşe Hür: “Daha söylenecek çok şey var elbette. Ama sabrınızı zorlamayayım. Sonuç olarak Türkiye’de son 12 yılda AKP iktidarı döneminde yaşananları, bu tarihsel arka plandan ayırarak, AKP iktidarının, sadece pragmatik nedenlerle yürüttüğü artık son derece açık olan darbeciliğe karşı mücadelesine şu veya bu nedenle destek veren bir avuç liberal aydının Türkiye’nin başına ördüğü çoraplar olarak okumak ciddi ciddi eleştirilmeyi bile hak etmeyecek kadar sığ bir yaklaşım.”
( Ayşe Hür, “Din eğitiminin 94 yıllık serencamı” Radikal, 31.08.2014 http://www.duzceyerelhaber.com/Ayse-HUR/27824-Din-egitiminin-94-yillik-serencami)

Daha ne yazalım? Ayşe Hür’ün tüm birikiminin özeti: Kemalizme karşı cemaat, tarikat, biat, MUSAD sermayesi, rantçı ekonomik modelin politik argümanı olarak siyasal-İslam’ın konumlandırılması.
Devletin A resmi ideolojisine karşı atak yaparak kendi İslamcı çizgisini ikame ettirmeye çalışan B ideolojisinin kapışması arasında, Cemaat ve AKP ittifakının ordu içindeki eski bürokratik yapı ve resmi ideolojinin unsurlarını tasfiye edip yerine “yeni-resmi ideolojinin” İslamcı unsurlarını ikame ettirilmesini meşrulaştırma ve buna da, paha biçilmez bir rol biçme. Diğer liberallere de kol kanat gererek bunu yapması da evlere şenlik, olağanüstü kabiliyette “sistem dışı” illüzyon!
Paradoksal düğüm ve “tutarsız uslamlama”, çöz çöz bitmiyor!]
“Ben, siyasal İslamcıları demokrat sanmıştım” (az aşağıda bu konuya giriyoruz), “Erdoğan’ı şimdiden eleştirebiliyoruz” gibi politik tespit ve argümanlarla İslamcı faşizmi cilalayıp demokrasi güçleri diye vitrinleme ve purchase request (Pr) çalışması; politik erke liberal, Kürtlere karşı ise sekter bile değil, yıkıcı! Mukayese biçimi ve o tepeden kibirle yüklenmiş bakış açısı, size belirli bir çerçevede veri sunacaktır.
O dönemin liberal aydınlarının AKP’yi nasıl güçlendirdiklerine burada uzun uzun girmeyeceğim. Bakınız, aynı Ayşe Hür Selahattin Demirtaş için ne diyor? Anlaşılması için ilk olarak Demirtaş’ın twettini alıntılayalım:
Selahattin Demirtaş: “En karamsar olduğunuz anlarda bile ayakucunuzla değil ufka bakın, umudu göreceksiniz mutlaka, göremiyorsanız bir daha bakın, görene kadar bakın” (20 Aralık 2012)
Cevaben Ayşe Hür:
“Dediğinizi yaptım, Tam umutlanıyordum ki, Silvan’da 2 askerin öldürüldüğünü okudum. Ufuk yine karardı. Olmuyor be hocam!” (01 Ekim ’15, @HurAyse)
Demirtaş’ın twitti attığı tarih ile Ayşe Hür’ün yanıt verdiği tarih arasında üç yıl geçmiş. Bunu sadece küçük bir anekdot olarak yazdım. Bu üç yıllık zaman dilimini aklımızda tutalım. Az aşağıda vereceğimiz bir istatistikte hafıza tazelemesi yapacağız.
Ayşe Hür’ün bu sorusunun muhatabı Demirtaş değil. Fakat Hür, bunu çok bilinçli yapıyor. Yüzeysel bakışta, nah-mıh örneği gibi görünse de, işin aslı pek öyle değil. Ayrıcalıklı, egemen, ezen, elinde devlet olan ile “mazlum” olanı ve mazlum olanın hatalarını eşitleyemezsiniz! AKP’nin diline benzer bir dil ve yöntem kullanarak hem de! Muhatap Selahattin Demirtaş değilse eğer burada, deyim yerindeyse Demirtaş’a neden gönderme yapıyor?
Bakınız, öncesi ve sonra ki tüm tarihlerde, Erdoğan’da dâhil Ayşe Hür’ün kullandığı aynı ve benzer bir dil ve metodu Demirtaş’a karşı kullanmışlardır.
Neden metot diyorum?
Çünkü AKP’de Demirtaş’a bu ve benzer argümanlarla saldırırken, köşeye sıkıştırmanın kaldıracı ve gerekçesi olarak politika yapıyor. “Ufuk yine karardı” söyleminin, kararma gerekçesi ya da kaynağı olarak da, “Olmuyor be hocam” diyerek, Demirtaş’ı işaret ediyor. “Yine” derken de aslında hedef aldığı politik çevre Kürt demokratik güçleri oluyor. Daha önce de şimdide karartan bu güçlermiş!
Hür, aynı twitte “inadına barış” diyen @DzgnHusam’a yanıt olarak: “İnadına barış derken, elini tetikten uzak tutacaksın… Yoksa inandırıcı bulunmaz.”
İnandırıcılık, öznel bir niyet beyanıdır. Politik Kürt hareketi, şimdiye kadar kaç sefer sınır dışına çıktı ve elini tetikten çekti? Her seferinde yüzlerce ve hatta binlerce militanlarının öldürüldüğünü kamuoyuna duyurdu. Hatta “barış” için sınır dışından gelen “Barış Grupları” teslim oldu. Teslim olanlarında ceza alarak uzun yıllar cezaevi yattıkları kamuoyuna yansıdı. Neyse ki, tarihçi olarak Ayşe Hür bu yakın tarihi bilmiyor olamaz. Mevzu burada “samimiyet” değil, politika biliminin Ayşe Hür’ü aşıyor olması!
Erdoğan’da, “Artık terör örgütü elini tetikten çeksin, silahları gömsün.” (Kaynak: haberler.com. 29.12.2012, Urfa- https://www.haberler.com/erdogan-artik-teror-orgutu-elini-tetikten-ceksin-4209754-haberi/) diyor. İkisi de aynı şeyi farklı üsluplarla söylüyor.
Erdoğan’dan bu kadarını alıntılıyorum; mukayese ve yorum sizin!
Ayşe Hür: “Önceki gün Dağlıca’da 16 (?) asker, bugün Iğdır’da 11 (?) polis öldüren PKK! Nereye varmayı umuyorsun? Gittiğin yol, yol değil!..” 08 Eyl 2015
MuSaHİ70 isminde bir trol:”Ayşe Hanım, barış için hdp derken attığınız oyun mühimmat olarak geri döndüğünü görmeniz çok güzel )
Ayşe Hür cevaben: “Henüz HDP’ye attığım oyun arkasındayım. PKK vesayetinden kurtarmak için 1 Kasım’da yine HDP’ye oy vereceğim.! (aynı tarih)
Ayşe Hür @sonsuzihin isimli kişiye yanıt olarak: “Elbette ilişkisi var. Zaten değeri oradan geliyor. PKK silah bırakmaya razı olsun diye HDP güçlensin istiyorum.” (aynı tarih)
Kadriye Yildırım: siz hdp güçlenirse pkk’yı bitireceğine mi inanıyorsunuz”
Ayşe Hür: İnanmıyorum, ümit ediyorum. Ama, yani sivil kanat zayıflarsa, PKK’nin yani askeri kanadın hegemonyası kesine yakın bence.” (aynı tarih)
Kuşkusuz ki, herkesin bir partiye oy vermesinin nedenleri var. Hür’de kendine göre gerekçelerle HDP’ye oy veriyor. Hür, trollerin sorularını çok sabırlı yanıtlıyor. Trollere karşı çıtkırıldım nazikliğinde! Bu sabrı ve nazikliği “sol” “sosyalist” ve “Kürt muhalifler” için göstermediğini bu makale içinde anlattık.
Hür’ün HDP’ye oy vermesinin nedeni, PKK vasiyetinden kurtarmakmış. HDP’nin güçlenmesinin PKK’yi bitireceğine ümit ediyormuş. Askeri kanadın hegemonyasının önlenmesi için sivil kanadın güçlenmesi gerekiyormuş. Benzer söylemleri çeşitli aralıklarla Erdoğan ve AKP yöneticileri de dillendirmişti.
AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik: “Tek amaç terör örgütüne silah bıraktırmaktır, silahların susması değil. BDP-PKK çevreleri de tek taraflı silahlı bırakma olmaz güvenlik güçleri de silah bıraksın diyorlar. Yangın olmasa da itfaiye vardır. Yangın yoksa da sadece keyif için itfaiyeciler harekete geçmezler. Bir yerde yangın varsa itfaiye söndürür, terör faaliyeti varsa güvenlik güçleri onun üzerine gider, halkını korumakla mükelleftir, varlık sebebi budur. Dolayısıyla Öcalan’la görüştü Ahmet’le Mehmet’le görüştü, terör örgütü silah bıraktırılmaya çalışılır. Gayret budur…”
“BDP kendini silahlı terör örgütünün vesayetinden kurtarabilirse Türkiye’nin barışına katkıda bulunabilir. Hala böyle bir şans var.” dedi. (https://www.haberturk.com/gundem/haber/808927-ak-partiden-ocalan-aciklamasi) 04.01.2013 tarihinde.
Ayşe Hür’ün söylemleriyle AKP’nin söylemleri tam anlamıyla örtüşüyor. AKP ve devlet aklının bu tür söylemlerini kendi mantık bütünlüğü içinde anlayabiliriz. Kendisine “tarih yorumcusuyum” diyen Hür Ayşe’nin aynı raylar üzerinde düşünce silsilesini oturtması, manidardır: “Düşünsel örtüşme!”
Sosyolojik, politik, tarihsel, ruhi şekilleniş, on yıllardır süren savaşın HDP kitlesinde yaratmış olduğu etkiyi kavramsallaştırmadan vasiyet tartışmasına giren bir şahsiyet için durum, trajedinin liberal-trollük düzleminde vukuu bulmasından ibaret. Vasiyet ithamı, HDP’ye oy veren milyonlarca yurttaşın iradesine ciddi bir saygısızlık değil mi? Kabul edilebilir sınırlar içinde, kendi düşünsel hareket alanını belirleyen liberal aydın modeli olarak Ayşe Hür’ün politik DNA zinciri, olabildiğine sorunlu ve çarpık duruyor.
Hüseyin Çelik aynı değerlendirmesinde: “Devletlerin soft power (yumuşak güç) ve hard power (sert güç) olmak üzere iki gücünden bahsedilebileceğini kaydeden Çelik, “Şimdi üçüncü bir güçten bahsetmek mümkün; smart power. Yani akıllı güç. Sert gücü de yumuşak gücü de kullanırken de şüphesiz aklınızın rehber olması lazım, aksi takdirde kaybedersiniz.”
Akıllı güç, HDP’yi PKK vesayetinden kurtarmak ve PKK’nin silah bırakmasını istiyor. Ayşe Hür’de aynı şeyleri istiyor. Dolaysıyla, “barış projesi” olmadan, Hür ve diğer tüm liberaller, Çeliğin söz etmiş olduğu “smart power” politikasının şu ya da bu şekilde uygulayıcıları olmuşlardır. Bunun için yeteri kadar kanıt sunduğumuzu düşünüyorum.
Kürt sorunu, PKK olsun ya da olmasın “tam hak eşitliğine” dayalı temel ve doğru bir politika ışığında ya da kültürel özerklik çerçevesinde çözülmek durumundadır. “Sistemin verili sınırları içinde” bu iki olasılığın yanında, taraflar ya savaşa devam edecekler ve dolaysıyla kısır döngü sürecek. Burada, neden sonuç ilişkilerini karıştıran Hür için, teorik-politik çözümlemenin anlaşılmaması bizim için anlaşılır bir durum. Keza zaten, kendisinde olmayan şeyle, akla yatkın sonuçlar beklemek, gerçekçi bir beklenti olmaz.
[ T24 @t24comtr: Fatih Portakal’dan ‘Öcalan’ yorumu: HDP için vesayetten kurtulma şansı da olabilir https://t24.com.tr/haber/fatih-portakal-dan-hdp-ve-ocalan-yorumu-hdp-icin-vesayetten-kurtulma-sansi-da-olabilir,827099… • 21 Haz 2019

T24’ün bu twittine Berrin Biçek Öztürk: “Fatih Portakal kibri/egosu ile herkesi döver. Bu da kendini bişi sanıyor yazık. Koyunun olmadığı yerde kendini Abdurrahman Çelebi zanneden keçi gibi:)” yorumunu yapıyor. Aynı tarih.
Bilin bakalım Berrim Biçek Öztürk isimli bir kişinin Fatih Portakal’a yapmış olduğu bu eleştiriye yanıt kimden geliyor?
Ayşe Hür: FP’ye hiç sempatim yok ama kamu adına soruyorum: Sizce kimler görüş açıklayabilir? Bilelim ki haddimizi aşmayalım… Ama siz herkes hakkında görüş açıklamakta özgürsünüz. Yani sizin had aşmak/kibir gibi bir sorununuz olamaz. Çünkü siz Kürtsünüz. Ya da HDP’lisiniz. Bildim mi?
Cevaben,
Berrin Biçek Öztürk: Bildiniz on puan. Ben her akşam televizyona çıkıp parmak sallaya sallaya herkese akıl vererek üstünlük taslamıyorum. Bilmem anlatabildim mi?
Cevaben,
Ayşe Hür: Sizin tek eksiğiniz televizyon programınız. İyi günler.
Fatih Portakal’ı “vasiyetten kurtulmalı” söylemi üzerine eleştiren bir kişiye yaklaşımı tüm çıplaklığıyla ortada. 2016 yılı ile 2019 yılının Hür Ayşe’nin “halkla ilişkiler” profili açısından küstahlaşmada pek değişen bir şey olmamış.
Kamu adına soruyormuş, küstahlığa bakınız! Kamu adına size bu yetkiyi kim verdi? Kendisi kamu adına; ama Berrin Biçek, Hür’ün kafasında tahayyül ettiği kamuya dâhil değil.
Küstahlık burada durmuyor tam aksine, şahlanarak kendinden geçip zikir yapıyor. “Çünkü siz Kürtsünüz. Ya da HDP’lisiniz. Bildim mi?” diyerek, ezen ulusun aydın kibrinin (kişisel kimliğinini aidiyeti değil, düşünce tarzından ki politik duruş ve yansıma olarak) ezilen ulus üzerinde ki kışkırtıcı “hazzını” göstermeye devam ediyor.
Ayşa Hür. kamu adana değil, “smart power” adına soruyor? Sana kamu adına bu yetkiyi kim verdi, diye sormazlar mı? Hür’ün ilgi alanında ki temel terminoloji ‘vasiyet’tir. Ha keza, bundan dolayıdır ki, “kamu adına” (iyi ki “Tanrı adına” dememiş) diyerek gemi azıya almışçasına fütursuzlaşıp, “siz Kürtsunuz ya da HDP’lisiniz, bildim mi?’ diyebiliyor.
Ayşe Hür: “HDP’ye 120 kez saldır, Diyarbakır’da 4 kişiyi öldür,400’ni yarala.32 sosyalisti öldür.3 polisin intikamı için Kandil’i bombala. Ne kadar adil!” 25 Tem 2015
Aynı yazı içinde bir kişiye yanıt veriyor,
Ayşe Hür: “Nasıl ki Suruç’ta 32 gencin katlinde Kürtler, sosyalistler bağırlarına taş bastılarsa, bunda da devlet bağrına taş basmalıydı.”
Rezilliğe bakınız! Hümanistlik adı altında “bağrına taş basma” söylemini Kürtler ve sosyalistler adına kullanarak, sineye çektirmek istiyor. Hür, yeri geldiğinde kamu adına, yeri geldiğinde de Kürtler ve sosyalistler adına konuşabiliyor. Yeri geldiğinde de aşağılamaktan çekinmiyor. Hür, savaşan güçlerin karşılıklı birbirini öldürmesiyle, sivillere yapılan katliam bir ve aynı şeymiş gibi, içeriği ve niteliği dejenere edip çarpıtarak ve hatta amacından saptırıp sulandırarak pozisyon alıp “gerçek olanı” öldürüyor. İçi boş burjuva hümanizmi gösterisiyle hem gerçekleri eğip büküyor ve hem de, “smart power” politikasıyla egemen olanın değirmenine su taşımaya devam ediyor.
Cahil! Cahil! Cahil!..
Suruç ve Ankara katliamları; halkın “bağrına taş basması”, yani her türlü acıya katlanması, susturulması, sineye çekmesi, senin ve diğer aydınların işte tam da “bu cümleyi kullanabilmesi”; demokratik örgütlü güçlerin biat etmesi, savaşın başka boyutlara taşınarak sürdürülmesi ve Kürtler ile sosyalistlerin yalnızca içerde değil, Kuzey Suriye-Rojava ekseninde yeniden pozisyon almaları için gerçekleştirildi zaten. Yani Hür’ün “bağrına taş bastılar” dediği olgunun politik içeriğini realize etmek ya da tersten, politik içeriğin rafine edilmiş haliyle, “bağrına taş bassınlar” diye.
2016 ile 2019 Ayşe Hür’üne 2020’de bir gönderme yaptıktan sonra daha vahim ve yıkıcı olana geçiyoruz. Perde 2’de Bahoz’un hikâyesiyle burada yazılanlar arasında ki ilişkiyi koparmayalım. ]
Hür, ne zaman, kime, hangi mesajı vermesini bilen bir yorumcu. Pazılın bazı parçalarını bir araya getirdiğimizde (çünkü tüm parçalarını bir araya getirmek bu makalenin konusu değil. Ki bunu yapmak durumunda kalırsam eğer, Ayşe Hür birçok makalesi, röportajı ve twittlerinin büyük bir ekseriyetini silmesi için hatırı sayılır bir mesai harcaması gerekecek) eklektik, “zamanın ruhuna” göre kodlanmış ve sistematik temeli, dolaysıyla bilimsel bir düşünce yapısı olmayan ve oradan oraya savrulan liberal aydın tipinin en karakteristik özelliklerini birer birer açığa çıkarıyoruz.

Perde 2

İlk bölümde, yani Perde 1’de irdelediğimiz, Ayşe Hür diyor ki: “PKK’nin elindeki asker/polisler konuştu” haberini yeni gördüm. Esir almak, esire barış çağrısı yaptırmak marifet mi? https://t.co/ubVbIm3VVT twittinin kritiğini yapmıştık. Fakat, twittin altında sürdürülen öyle bir tartışma var ki; okumaya değer.
Silopi’den Bahoz isimli bir Kürt genç, Ayşe Hür’ün yukarda ki yazısına dair şunları yazıyordu aynı gün:
Bahoz: “Ben Silopi’deyim şimdi katliam yapıyorlar, işkence yapıyorlar halka siz ne yapıyorsunuz bunu engellemek için?”

Ayşe Hür: “Hey maaşallah! Katliam sürerken internete girmeyi ve twit atmayı ihmal etmiyorsun.” (https://t.co/QMv3eeOynE), Not: Alıntılarda ki yazım hataları Ayşe Hür’e ait.

Bu cümleyi Silopi’de yazan ve katliama maruz kaldıklarını söylen ve sesini duyurmaya çalışan Kürt bir gencine söylüyor. Şu aşağılamaya, kibre, yüzsüzlüğe ve ahlaksızlığa bakın!
Ayşe Hür, Savaş koşullarında da olsa savaşı teşhir edemezsiniz, gündemi takip edemezsiniz demek istiyor. “Hey maşallah” diyerek aslında “sen ey Kürt, o cahil aklınla ben Ayşe Hür’ü nasıl eleştirebilirsin” söylemiyle alaycılığı, insanların acısını pratik anlamda anlamamayı cümlesinin içine in-direk olarak serpiştiriyor.
Hür, Bahoz kişiliğinde cisimleşen bir halkın acısına ortak olamıyor. Kürt’ün ne haddine internete girmek, twitt atmak.
Ayşe Hür’ün kibirli düz mantık silsilesi şu şekilde işler: Depremde tüm bina üzerinize çökmüşse eğer, bu dehşetin, bu ölüm kalım mücadelesinin ve tonlarca yükün altında parmağınızı kımıldatıp telefonun tuşuna basacak kadar nefes alabiliyorsanız, bu çok gereksiz bir eylem olsa gerek! Deprem olmuşsa eğer, telefonda kendinizi ve ailenizi kurtarmaya gerek yok. Çünkü deprem olmuş! Mantık silsilesi böyle çalışıyor. Hür, olayları, olguları, halkın ve acılarını nasıl bir saiklıkla yorumluyor olabilir?
Bu yaşta bu zekâ, nazar değmesin!

Silopili Bahoz devam eden yanıtında: “babam 60 yaşında babamı vuracaklardı bana barış demeniz için sizin de bir çaba göstermeniz lazım”

Silopili Bahoz’un alçakgönüllülüğüne bakabilir misiniz? Samimi duruşu sözcüklerine yansıyor. Fakat Hür, küçük burjuva aydın gemisinin prensesler kamerasında klavye başında şov yaparken kameradakiler kim ki, ondan dayanışma istesin ve dayanışmayınca da onu eleştirsin? Bu tavır karşısında, onlarca kişiden Ayşe Hür’e tepki oluşuyor. Hepsi de, A. Hür’e yanıt yazan bu örnekte olduğu gibi serzenişini ve kızgınlığını ifade ediyor.

Bir başkası A. Hür’e: “Ayşe hanım, arkadaş Silopili ve orda yaşanan katliamı tüm dünyaya göstermeye çalışıyor, lakin sizin verdiğiniz cevap utanç.”
Utanç ne demek? Ayşe Hür bunu hiç düşündü mü?
– Sanmıyorum!

Duvardaki Tuğla @DuvardakiTugla: “Ayşe hanım, haklı veya haksız olabilir, fakat çatışma içinde yaşayan insanların yaşadığı travmayla alay etmek yakışmaz bizlere.”
İnsanların yaşadığı travmayla alay etmek! Hür, hiç böyle aşağılayıcı şeyler yapar mı?
Mr. jojo @rojizm: Ayşe hanım haklı kardeş evinde sabah kahvesini yudumlarken neden senin ölüm haberin yerine tivitlerni görüyor. Ayıp ya
Vicdan ulan vicdan @ajandapul: Ayşe hanım doğrucu Davut gibi bir imaj peşindesiniz. Evet, Silopi’nin sadece 2 mah.de elektrik var. Katliam ve zorbalık işgal var.
Abdulrahim @adogduran: suç sende değil, senden medet umanda.
Antinationalist @muratpercin: tweet atmak sadece normal hayat şartlarında mı oluyor? Çok ilginç bir mantık kurma eğiliminiz var!!!

Bir başkası da: “Ne yapmasını bekliyorsun kaderine boyun eğip ölmeyi mi beklesin yaşadıklarını bize anlatmasın mı senin yapamadığını yapıyor…”
Yorumcular, Hür için noktayı koymuşlar. İkinci Perdeyi kapatabiliriz.

Perde 3

Cumhuriyet gazetesi yazarı Nilgün Cerrahoğlu, Ayşe Hür’ün Necip Fazıl ve Kanuni üzerine yazdıklarından sonra hükümet yanlıları tarafından aforoz edilmesini köşesine taşıdı. Cerrahoğlu, “liberallerin geç ergenliğinin faturasını hep birlikte ödüyoruz dedi.
Nilgün Cerrahoğlu’nun “Ayşe Hür Ergenliğe Girdi” yazısı enteresan bir örnek olacak.
“Ayşe Hür, Habertürk’ün “Söz Sizde” programında -özetle İslamcılar için şunları ifade etmekteydi:”
“Geçmişte ateist olduğumu söylememe rağmen İslamcılar beni el üstünde tutuyordu. Ben de bunu onların demokratlığına yoruyordum. Hakikaten diyordum, demek çok demokratlar. İnsanları inançlarıyla değil, söyledikleriyle değerlendiriyorlar. Meğerse öyle değilmiş. (Necip Fazıl polemiğinde ateist kimlikle ilgili yapılan geçmiş açıklamalarımı bulup…) ‘Bu kadına inanmayın, O zaten şu, bu’ diyorlar. Bunun (yani… ateistliğin) altını çiziyorlar. Atatürkçülüğü eleştirirken sağ İslamcı muhafazakârlar beni el üstünde tutuyordu. Çok takdir ediliyordum. Şimdi hemen bir iktidar eleştirisi, İslami ideolojideki bir şey, İslam tarihindeki yanlışları söylediğim zaman… pat diye beni yere bıraktılar!” (6 Ocak 2013)
Ayşe Hür, Siyasal sağ İslam’ı demokrat sanmış. Sağ İslamcılar Ayşe Hür’ü el üstünde tutup, takdir etmişler ve de adeta ondan sevgi pıtırcığı yaratıp tam şımarma kıvamındayken ansızın pat diye yere bırakmışlar.
Etkileyici ve trajedik bir sahne!
Siz, tarih yorumcusu olabilirsiniz. Siyasal sağ İsalam’ın olanaklarının sonucu olarak şımartılmışlığınızla halkın sıradan evlatlarına karşı pervasızlaşabilir ve yorumlarınızla onları aşağılayabilirsiniz. Ne var ki, hiçbir şey, sizin “pat diye yere bırakılma” gerçekliğinizi değiştirmeyecektir. Fakat buna rağmen, “Erdoğan’ı eleştirebiliyoruz” demeniz de takdire şayan ve evlere şenlik bir manipülasyon olsa gerek.
Gerçek “tarih bilinci” olmadan “tarih yorumcusu” olmanın trajedik sonuçlarının algısal düzeyde olsa da kavramsallaştıramamak ve liberal “sol” soslu demokratlığı küçük burjuva egoyla şişirmenin varoluş gerekçesi.
Payınıza düşen, pat diye yere bırakılacak kadar bilimsel, teorik temeli olmayan düşünce yapınızın İslamcı faşizmi “demokrasi” diye vitrinleme safsatası.
Abstrakt bir dışa vurum olarak dil, bilincin kendisidir. Marx’ın deyişiyle dil, “düşüncenin dolaysız fiilliğidir, bilinç kadar eskidir ve gerçek bilinçtir.”
Dil (gerçek düşünce/Hür’ün) burada; hor gördüğü, aşağıladığı, “tarih yapılırken” tarihin yapılışına “boş bir bina içinde” dudak büktüğü, transformasyonal bilinç laboratuarında “sağ-İslamcılığa” “gerçek tarihin” monte edilmesinin “şahane” kristalizesyonu ve eşyanın kendisini gerçekleştiren nesnel yabancılaşmanın öznel biçimiyle billurlaşarak “politize cahilliğin” revitalizetif (canlandırılmış) transformasyonu/dur.

İnsanlar kendi tarihlerini bilerek, isteyerek ve amaçlayarak yaparlar, fakat kendi tarihlerini kendi gerçek varlıklarından özerkliğe kavuşmuş bilinç ürünlerinin kölesi olarak yaparlar ve kölece bir yaşam sürerler. İşte bu, kendisini gerçekleştiren- ‘gerçek tarih’tir.
“İnsanlar tarihlerini kendileri yaparlar, ama onu serbestçe kendi seçtikleri parçaları bir araya getirerek değil, dolaysızca önlerinde buldukları, geçmişten devreden verili koşullarda yaparlar. Tüm göçüp gitmiş kuşakların oluşturduğu gelenek, yaşayanların beyinlerine bir kâbus gibi çöker. Kendilerini ve bir şeyleri altüst etmekle, şimdiye dek hiç olmamışı var etmekle uğraşıyor göründükleri esnada, tam da böylesi devrimci kriz dönemlerinde, endişe içinde geçmişten ruhları yardıma çağırır, onların adlarına, sloganlarına, kıyafetlerine sarılır, dünya tarihinin yeni sahnesinde bu eskilerde hürmet edilen kılıklara bürünür ve bu ödünç dille oynamaya çalışırlar.” KARL MARX

Tarihin gerçekleştirme Prosessinde

“Bir de insanlar vardır” diyor Hegel “bu binayı yapmamışlardır, ama bu binanın içinde keyiflerince yaşarlar ve bu binayı konuşurlar. Bunlar entelektüeller için ideoloji üreten entelektüellerdirler ve buna felsefe diyorlar.”
Hegel’in konumuza uyarlanması: “ideoloji üreten” (“ideoloji üretmek”, kendi içinde kabiliyet gerektirir) de-entelektüel açısından binanın içinde ki “tarih yorumcusu” olarak, cümlenin gerçek anlamıyla, “aydın” sefaletinin felsefe temelden bağımsız üretimi diyorlar.
Tarihin Epistemolojisi, “gerçek tarih” ile tarihçinin izdüşümü, üretimin toplumsallaşması ve kabaca ezen ezilen çelişkisinin (Üretiminin toplumsal niteliği ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasında ki çelişkinin) o ana dair şahitliği:
Halüsinasyonunuzda ki cennet ya da cehennemin kapılarını sonuna kadar aralamanız, ne sizi bir peygamber yapar ve ne de, halüsinasyonlarınızın bu devinimini din yapar. Din, gerçek dünyanın toplumsal-sosyolojik ve ekonomik ilişkilerinin nesnel sonuçlarının ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Astral dünyanın kadiri mutlak ideleri höykürmesi de aslında klasik “tarih” yazılımıdır… Klasik tarih araştırmacısı için “gerçek dünya” ya da “masa başı soyut fikirler”, insanın dünyasıyla identitaerdir (özdeştir). İnsanın gerçek yaşam süreci ve nesnel dünya ile olan ilişkinin kopuşundan doğru fikirlere değil, gerçeklikle bağları kopuk ya da zayıf abstrakt ve absürt fikirlere ulaşabilirsiniz. Gerçeklikle bağları kopuk ya da zayıf olan fikirler, toplum ya da toplumun bir kesiti tarafından da benimsenebilir veya reddedilebilir.
Ayşe Hür’ünde gerçek dünyayla ilişkisi biçimsel ve eklektik referansı boyutundan öteye gidemez. Bir gün, bakmışsınız liberal, bir gün bakmışsınız “sol”cu, bir gün bakmışsınız tarih yorumcusu çerçevesinde; ama cümlenin bilimsel anlamıyla (epistemolojik, tarihsel materyalizm temeliyle) “gerçek bir tarih” yorumcusu olarak kendisini gerçekleştirmez. Fasit dairenin sınırlarından çıkma diye bir derdi de yok, buna tahammülü de. Biz buna, zihinsel esaretin tarihi, diyebiliriz.
Çünkü “Bilim felsefesinden yoksun bilim tarihi kördür” (Lakatos 1978, s.102).
Zihinsel esaretin tarihi, dün Gülen ve Erdoğan’ın iktidarının nefes borusuna oksijen pompalayıp, Demokratik Kürt siyasetini yerden yere vururken, sosyalistleri kaba saba insanlar diye tanımlarken başka bir zaman diliminde bir bakmışsınız ki Ayşe Hür Sosyalist olmuş ya da başka bir şeyle başka bir biçimde farklı bir makyajla karşımıza çıkmış. Aslında, hiçbiri Ayşe Hür değil ya da hepsi birden Ayşe Hür’ün kendisi. Çarpık-liberal aydın tipinin eklektik düşünce yapısının tanımı, tam da böyle bir şey!

[ Tekrardan geçmişten bugüne gelerek Hür’den konumuzla bağlantılı olması itibariyle bir alıntı yapacağım.
Ayşe Hür: “Türkiye yargısının kararlarını baz alırsak, Fethullah Gülen Cemaati biz Marksist-Leninist-Maoistlerin 200 yıldır başaramadığı dünyanın en zor işini başarmış ve 11 bin muhafazakar, çocuklu, bebekli ev kadınını gizli örgütüne katmayı başarmış.” 27 Oca 2020
Makalemizin başında analizini yaptığım Ayşe Hür’ün sözlerini de buraya iliştirdik mi, denklem tamamlanıyor.
Ayşe Hür: “Arkadaşlar özür.Saldırgan,kaba dillerinden, hakaretlerinden RedHack’in Cemaat’le ilgili bir oluşum değil, sosyalist bir grup olduğu gayet net!”
28 Eyl 2016 (https://twitter.com/HurAyse/status/781189721003266048)
2016 yılında sevimlileştirdiği Cemaat’ten, kendisinden beklenen bir performans ve atraksiyonuyla Marksist-Leninist-Maoist olarak piramidin tepesine bayrak diken, Ayşe Hür realizasyonu!
Yalnızca şunu söyleyebilirim: Karşımızda felsefe sistemi, teorik açıdan da sağlam bir temeli olmayan çarpık ve her şekle girebilen saçma bir durum var! Sanırım, Hür’ün M-L-M olması üzerine kendime hâkim olamayıp yazmaya devam edersem, bu yazı çok uzayacak. ]

Hür, egemen ulusun egemen devletinin katliamlarının karşısında durmak yerine, zulüm gören bir halka daha fazladan serzenişlerde bulunmakta, çemkirmekte, özellikle yoğun baskı politikalarının yaşama geçirildiği olağanüstü dönemlerde mızrağın sivri ucunu zulmü yapan tarafa yönelterek eleştirmek yerine, zulme maruz kalan Kürt demokratik siyasetine yöneltmekte.
Bundan dolayıdır ki, insanın en temel özelliklerinden olan “empati” ve “acılarla ortaklaşabilme”, “zulüm görenin yanında olabilme” gibi temel kriterlerden yoksun olarak, o küçük dağları ben yarattım hödüklüğüne devam etmekte.
Geri adım yok, özeleştiri asla yok!
Gerilimden beslenerek seyirciden “övgü” bekleyen ‘Biri Bizi Gözetliyor’da ki katılımcı popülizmi, Ayşe Hanım’ın insan ilişkilerine feyiz verebilir olsa da; bu şovmen kibri, “gerçek tarihin” nesnel ve öznel ilişkilerinin kendisini gerçekleştirmesi sekterliğiyle, küçük burjuva dünyasına maksimalist agentler üretir ancak.

Tarih Yorumcusu olarak “Entelektüel” Sefalet

Diyor ki Hür: “Devletin faşistliğini yeni mi keşfettiniz? Faşist devleti yıkacak gücün yoksa ona soykırım yapacak bahaneyi vermezsin.” (26 Ocak 2016, Ayşe Hür Twetter hesabı)

Böylesine yüzsüz ve hilkat garibesi bir açıklama olabilir mi?
Bu nasıl bir hâlet-i ruhiye?
Bu açıklama, niyetten bağımsız olarak soykırımı “meşrulaştırmak” değil midir? Soykırıma uğrayan dünyanın bütün halkları, devlete bir bahane mi vermiş?
Yahudilerin Hitler faşizmini yıkacak gücü yoktu, fakat soykırıma maruz kalmaktan kurtulamadılar. Ya da tersten yazarsak, diyelim ki, Yahudiler Nazi Alman faşizmine karşı mücadele verdi, ama güçleri zayıf olduğu için, Hitler’e bir bahane vermiş oldular ve soykırıma uğradılar.
Faşist devlete soykırım yapacak bahane vermek nasıl oluyor? Soykırıma uğramamak için ne yapmak gerekir? Tarihte yaşanmış tüm soykırımlarda, soykırıma maruz kalan halklar, soykırımı gerçekleştiren devletlere soykırım bahanesi mi verdi? Bu öyle bir söylem ki, tarihsel olarak “soykırım yapıldı” demek, sizi diğer tarihçilerden belki bir adım öne çıkarabilir. Ki, Ayşe Hür’ü de bu özelliğinin ön plana çıkarması gayet normaldir. Hakkını verelim, bu kötü bir şey de değildir. Nedir ki, bilimsel dünya görüşü temelinden yoksun düşünce silsilesi ve de kronolojik tarih yorumculuğunun “bilgi teorisinden” amade kof içeriğin en basitleşmiş kötü bir gösterisi!
Hür, tarihsel serisellik ve olguları ortalama bir doğrultuda yazabilir. Ne var ki Hür, ne gerçek anlamda bilimsel bir düşünüş tarzına-felsefeye, ne de normatif bir tartışma yeteneğine sahip.
Gerçek bir dünya görüşü temelinden uzak Kronolojik tarih yorumcusunun sublimatı!
Aydın olma birikimi serisel- yazılım tarihinin aktarımı ve realizasyonuna dayanan; ama düşünüş tarzı zırva yoğunlaşmasının dışavurumu olarak kendisini tezahür ettiren “zamanın ruhunun” şişirdiği bu kişilik, dev aynasında ki illüzyonun etkisi altında kalmaktan ciddi anlamda ego zehirlenmesi yaşıyor.
Bilimsel bilgi teorisinin definition dönemine varmadan “yanlışlıkla” destinasyonun yük treni vagonuna binmiş tarih yorumcusunun trajedisi olarak Ayşe Hür’e, biz de buradan selam edelim.
İşte, kibrin aynada ki manipülasyonu!
İşte gerçek, işte deve, işte hendek!

Paylaş
Yazarın iki kitabı bulunmaktadır. Ortadoğu ve Kürt Sorunu üzerine çok sayıda makalesi yayınlanmıştır. Çalışmalarına Türkiye ve Almanya'da devam etmektedir.