• Per. Eki 1st, 2020

İMC Haber 24

Haber sokakta, haber yerde!

Tunç: Yaptığım müzik sisteme güçlü bir itirazdır

Geldiğim coğrafyanın kültürel dokusu ve değerleri, benim müzikal anlayışımın kaynağıdır. Bir parçası olduğum ve içerisinde yoğrulduğum değerlerin müziğini yapmayı sürdüreceğim. Yok sayılan, inkâr edilen kültürlerin, halkların derdini derdim bileceğim. Adına özgün veya protest deyin, yaptığım müzik, mevcut sisteme güçlü bir itirazdır…

 

Sanatçı Ferhat Tunç, müzik hayatını, yargılandığı davaları, Almanya’daki hayatını, hakkında merak edilenleri.Gazete Davul’dan Arzu Yıldız’a anlattı.

Tunç’un Yıldız’ın sorularını yanıtladığı, Gazete Davulda bugün yayınlanan röportajın tamamı şöyle:

-Müzik geçmişinizi birçok kez anlattınız, fakat yine de ilk kez okuyacak olanlar İçin tekrar özetleyebilir misiniz? Müziğe nasıl başladınız?

Haklısınız, sürgünde yaşadığım ve iki yaklaşan süreçte birçok söyleşi gerçekleştirdim. Bu söyleşilerin hemen hemen tamamında benzer bir soruyla karşılaştım, diyebilirim. Dersim’de doğan her çocuğun ilk duyduğu ninni, yaşanmış o büyük acıya yakılmış bir ağıttır aslında.

Bu ağıtları duyarak geçirdim çocukluğumu. İlkokula başladığım yıllarda ana dilimde duyduğum ağıtların yerini bu kez Türkçe ezgiler aldı. Bırakın Kürtçe ezgi söylemeyi, konuşmak bile yasaktı. Mahsuni’den, Aşık İhsani ve farklı ozanlardan türküler söylemeye başladım. Daha sonra şehre taşındık. Öğrenimimi devam ettirmemi istemişti, Almanya’da işçi olarak bulunan babam.

Şehirde devrimci ozanların marş ve ağıtlarıyla buluştum. Bu buluşma aynı zamanda devrimci mücadelede aktif bir yeni yaşamın da ilk adımıydı. O ana kadar çok istediğim halde bağlamam yoktu. Babamın inadını kırmıştım ve sonunda bir de bağlamam olmuştu. O bağlamayı hiç kimsenin desteğine ihtiyaç duymadan çok kısa bir sürede çalmasını öğrendim. Böyle başladı müzikle olan serüvenim.

1979 sonlarına doğru kucağımda bağlamayla Almanya’da yaşayan ailemin yanına yerleştim. Almanya’ya geldiğimde Dersim’in küçük ozanı olarak hatırı sayılır bir ünüm vardı zaten. Hemen birçok devrimci gecede sahne almaya başladım. Avrupa’da kısa sürede adımı ve sesimi duymayan kalmadı. Kızılırmak adını taşıyan ilk albümümü 1982 yılında yaptım. Yine 1984 yılında “Bu Yürek Bu Sevda Varken” adlı ikinci albümümü yaptım. 1985 yılında Türkiye’ye döndüm.

Türkiye’de ilk albümüm “Vurgunum Hasretine” adını taşıyordu. Sanat hayatımda 40 yılı geride bıraktım. 40 Yıllık hayatıma 24 albüm, yüzlerce konser, “Zor zamanlar İnce Şarkılar” adını taşıyan bir kitap ve 2010 yılında Dünya Özgür Müzik Ödülünü sığdırdım. Sadece bu değil, hakkımda açılan yüzlerce dava, gözaltı ve tutuklamalarla dolu bir hayatım oldu. Son üç yılım, geçmiş tüm hayatımın tamamına denk gelecek baskılarla geçti. 55 yaşımda evimi terk etmek zorunda kalarak sürgünde yaşıyorum bugün.

-Sizin yaptığınız müzik bir nevi arka mahallenin, ötekilerin, ezilenlerin, emekçilerin sesi. Bu yüzden başınız birçok kez de belaya girdi. Sizin sesiniz mi yoksa, sizin duyurmak istediğiniz sesler mi kısılmak isteniyor?

1985 yolunda yaşadığım Almanya’dan Türkiye’ye döndüğümde 12 Eylül faşizminin tüm etkileri devam ediyordu. Tıpkı bugün olduğu gibi demokrasi istemek, bırakın istemeyi dillendirmek bile suçtu. Bir silindir gibi üzerinden geçilmiş ülke gerçeği vardı. Karanlığa tutsak edilmiş bir ülke. Bu karanlığa ilk olarak şarkılarımızla karşı durduk. Bunu her zaman söylerim, sesimiz ve şarkılarımızla yeni bir dönemin başlamasında, yaptığımız müziğin büyük katkısı oldu. İnsanları şarkılarımızla umuda ve cesarete çağırdığımız bir mücadele dönemi başladı.

İşkenceleri, tutsakların direnişini, faili meçhul cinayetleri şarkılarımızla ülkenin dört bir yanına taşıdık. Konserlerimiz miting havasında geçiyordu. Kapalı salonlara sığmadığımızdan açık çay bahçelerinde on binlerin katılımıyla konserler gerçekleştirdik. 1987 yılında Beşiktaş tarihi çay bahçesinde yaşadığım o coşkuyu hayatım boyunca unutmayacağım. O yıllarda başladı her şey. Baskılar da artmaya başlamıştı. Baskılar arttıkça biz daha çok güçleniyorduk ve daha çok dinlenmeye başladık. Biz derken kuşkusuz yalnız değildim. Çünkü üretiyorduk ve ürettiklerimizi çıkarttığımız albümler ve konserler vasıtasıyla halkla buluşturuyorduk.

Türkiye’nin şehirleriyle birlikte ilçelerini de kapsayan turneler gerçekleştirdik. Ezilen, yoksul emekçi halkın sesi ve kulağı olduk. Demokrasi mücadelesinin gelişmesine aslında öncülük ettik. Sanatın ve sanatçının yaratıcı gücü karşısında korkmaya başladılar ve giderek susturmak için her yolu denediler. Konser yasakları ve albümlerde yer alan şarkılarımız yüzünden zamanın DGM’lerinde yıllarca süren yargılamalar başladı. Her konser sonrası mutlaka gözaltına alınırdım. Gözaltına alınma rekorunun bende olduğunu söylemem abartılı değil.

“MÜZİK BAŞKALDIRI HAKKINI SAVUNUR”

– Müzik sizin için ne demek? Mesela Halk Müziği sanatçısı Emel Taşçıoğlu müziği ve türküyü “başkaldırı”, “muhalefet” olarak tanımlıyor. Sizce müzik nedir?

Geçenlerde bir söyleşide benzer bir soruya verdiğim yanıtta, müziğin olmadığı bir hayatın verimsiz, anlamsız, kapkaranlık olacağını belirtmiştim. Müziğin insanların kalbine nüfuz eden bir etkisi var. Bu etkiye nasıl bir anlam yüklediğiniz çok önemlidir. Dolayısıyla yaptığınız müzik yaşadığınız ülkenin toplumsal, sosyal ve siyasi yapısına göre şekillenir. Sanatçı, baskı altında yaşayan insanlara müzik yoluyla direnci ve umudu taşır. Başkaldırı hakkını savunur ve bunun propagandasını yapan şarkılar besteler. Kuşkusuz söz, müzikle buluşunca çok daha etkili bir mesaja dönüşür. Sanırım Yılmaz Güney’in bir sözüdür, abartılı gibi gelse de çok anlamlıdır. “Sazın teline vurulan her mızrap, bir atom bombasında daha etkilidir” der.

-Türkiye tarihinde Şivan Perver, Ahmet Kaya, Cem Karaca gibi birçok sanatçı benzer sorunlarla karşılaşmış sürgünler görmüştür. Siz de bunların arasındasınız. Sanatçı sizce nasıl direnmeli. Sürgündeki hayatınız nasıl?

 

Aslında neden ve nasıl sanat yaptığınız belliyse ve bu da toplumun ihtiyaçları; hüznü, sevinci, umudu temelindeyse, Türkiye gibi ülkelerde bir bakıma direniyorsunuzdur. Tabii böyle sanat yapıp baskıya uğradığınızda sesinizi kısmıyorsanız, asıl o zaman başlıyor direniş. Hiçbir şartta halkı mağdur edenlere boyun eğmeyen, sanatın temel ilkelerine sahip çıkan biriyseniz, doğru yoldasınızdır bence. Sanatçı en çok da yön vermek, harekete geçirmek, değiştirmek, dönüştürmek, halkın derdine derman olan yolu bulmak için vardır. Bu da sizi hedef haline getirir ki bazen bedeli çok ağır olabiliyor.

“SÜRGÜNDE DEĞİL EVİMDE OLMAK İSTİYORUM”

– Siz şimdi sadece müziğinizle değil fikirlerinizle de ezilenlerin sesi olmaya çalışıyorsunuz. Ama bir de kendi hayatınız var. Yansıtmadığınız sorunlarınız olmalı. Küskünlükleriniz, kırgınlıklarınız var mı?

40 yıllık sanat hayatım aynı zamanda bir mücadele hayatıdır. Kuşkusuz sorun ve küskünlüklerim var ancak bunları yansıtmayı önceleyen bir insan olmadım.  Belki sonraki yıllarda yaşadıklarımı çok daha detaylı biçimiyle anlatacağım bir kitabım olur. Kırk yıllık sanat hayatımın en zor süreci son beş yıl oldu. Günlerim, hakkımda art arda açılan davalar, gözaltıları ve mahkemelerde savunmalar yapmakla geçti. Bu sürecin benim için zor olması sadece bunlarla ilgili değil kuşkusuz. Hakkımda açılan davalar sürecinde arkamda destek kampanyaları yürüten kurum ve partiler yoktu mesela. Son günlerde sıradan bir hakaret davası nedeniyle bile büyük kampanyalar yürütüldüğünü gördüm. Fazlasıyla abartılıyor olduğunu düşünmedim değil. Duruşmalarda siyasetçi kimliğiyle bilinen birkaç arkadaşımın dışında kimseleri görmedim yanımda.

Uluslararası bir kuruluş olan Freemuse’in yürüttüğü çalışmaların dışında, ülkede büyük dayanışma kampanyaları da yürütülmedi. Yürütülmesi de gerekmiyor zaten. Birlikte faaliyet yürüttüğümüz Dersim Araştırmaları Merkezi üyesi arkadaşlarım hep bu süreçte hep yanımdaydı. Sanatçı olmamın basında hatırı sayılır bir karşılığı var ve kamuoyu bu şekilde benimle ilgili bilgi sahibi oluyordu. Kadir kıymet bilinmezliğin ne olduğunu, doğrusu bu süreçte yaşayarak en de öğrenmiş oldum. Yine de kimseye kızgın değilim. Cezaevi yerine sürgünü tercih etmemde bu gerçekler de etkileyici oldu, diyebilirim.

Cezaevinde ciddi bir sahiplenme olmadığı zaman kaderinizle baş başa bırakılıyorsunuz. Bunun benim için zor olacağını aklıma getirmedim değil. Bunu neden söylüyorum: Türkiye cezaevleri hukuksuzca tutulan dostlarımızla, yoldaşlarımızla dolu ve onlara sahip çıkmalıyız, onların dışarıdaki sesi olmalıyız. Cezaevleri yeri gelince ülkenin kaderini değiştiren etkidedir ancak bu süreçte biz de dışarıda onların varlığını hissettirmeliyiz.

Sürgündeyim ve burada da ailem ve bazı yakın dostlarımın desteğiyle yaşıyorum. Bir sanatçı olarak sürgünde değil, evimde, memleketimde olmak isterdim. Bunun beklentisi içindeyim ve Türkiye’nin bu akıl almazlığının son bulacağına inancımı koruyorum.

“AHMET KAYA HALEN EN ÇOK DİNLENEN SANATÇIDIR”

-Özgün müzik ve protest müzik konusunda son temsilciler arasındasınız sanki. Türkiye’ye baktığımızda, örneğin Arabesk müzik, gecekondunun, şoförlerin, garibanın ve aşıkların sesiydi. Ama arabesk bitti yerine rap müzik geldi. Sizin yaptığınız müziğin geleceği ile ilgili ne görüyorsunuz?

Özgün Protest Müzik tehdit olarak algılanınca, arabesk müziğe yüklenilmişti. Yani arabesk müziğin yaygın olarak dinlenmesinin ve gündemde olmasının nedenleri, biraz politikti. Çünkü sistem, toplumun gerilikleri üzerinden kendisini yaşatmaya çalışıyor.  Başında da belirttiğim gibi, biz geliştirdiğimiz müzik akımıyla ‘80 Darbesi’nden sonra yaratılan üzerine ölü toprağı serpilmiş bu toplumun, demokrasi ve özgürlükler temelinde yeniden canlanmasına öncülük ettik. Ve giderek bu çalışmalarımızla demokrasi mücadelesine önemli katkılar sunduk.  Müzikal açıdan haklı da sayılabilecek bazı eleştiriler de aldık. Zira arabesk müziğin çok yaygın olarak dinlendiği bir coğrafyada “etkilenmedim” gibi bir söylem gerçeği ifade etmiyordu.

Doğaldır ki bizde de etkilenmeler olmuştur müzikal açıdan; ancak bu etkilenmeyi kalıcı ve meşru kılacak bir yaklaşım içinde de şahsen olmadım. Zamanla bu etkilenmeden arınmayı ve giderek daha kendime özgü çalışmalar yapmayı esas aldım. Gelinen noktada böyle bir etkilenmeden artık söz etmek mümkün değildir. Zaten tersi olsaydı giderek yozlaşan ve toplumun ileri, çağdaş değerlerine yabancılaşan medyatik, popüler kültürün bir unsuru da ben olurdum. Ama görüyorsunuz ki ben bu yapının; yani bu yoz, popüler kültürün dışında ve karşısında durduğum için sürgündeyim bugün.

Sanatta muhalif devrimci bir duruş sergiliyor olmamın karşılığı daha çok baskı ve daha çok sansür olarak yansıdı hayatıma. Ağır bedelleri de olsa bu doğrultuda ısrarcı olmak önemlidir. Yaptığım müziğin bugün için toplumda güçlü bir karşılığının olmaması, tamamen baskıcı, otoriter bir rejimin hüküm sürüyor olmasıyla ilgilidir. Oysa sosyal medya ortamında son zamanlarda gözlemlediğim kadarıyla yaptığımız müziğe ciddi bir yönelim var. Ahmet Kaya hâlâ en çok dinlenen bir sanatçıdır. Vatan haini, terörist vb. ithamlarla hedef gösterilmem, toplumda etkili oluyor kuşkusuz. Toplumsal gerilikler üzerinde bunu rahatlıkla yapıyorlar.

“YAPTIĞIM MÜZİK SİSTEME GÜÇLÜ BİR İTİRAZDIR”

– Siz protest müzik mi yoksa özgün müzik mi yapıyorsunuz? Hangisi ile tanımlıyorsunuz?

Doksanların başlıca tartışma konularından biri buydu. Benim kuşağımın insanları daha çok Ruhi Su ve Zülfü Livaneli dinlemiştir. Ama ben onların müzikleriyle daha sonra tanıştım. 1980’li yılların başlarında dinlemeye başladığım Ruhi Su ve Livaneli şarkıları da, sonraki yıllarda sanatsal kişiliğimin oturmasında önemli bir rol oynamış olabilir. Özellikle Livaneli’nin yorumladığı Nazım Hikmet’in ünlü şiiri Şeyh Bedrettin Destanı’nın, müzikal yönelimimin yeni bir doğrultu kazanmasında önemi büyüktür. Daha sonra yurt dışında olduğum yıllarda bu yönelimin ışığında beste çalışmaları yaptım. Almanya’da tanıştığım Amerikalı devrimci sanatçı Darnel Summers ve arkadaşlarıyla birlikte müzikte yeni enstrümanları tanıma fırsatı buldum. Darnell, bir süre için Reggae müziğine yoğunlaşmamı da sağlamıştı.

Ancak ben çocukluğumun bende kalan izlerinin takipçisi olmayı seçtim. Geldiğim coğrafyanın kültürel dokusu ve değerleri, benim müzikal anlayışımın kaynağıdır bugün. Böyle olması da doğaldır. Bir parçası olduğum ve içerisinde yoğrulduğum değerlerin müziğini yapmayı sürdüreceğim. Yok sayılan, inkâr edilen kültürlerin, halkların derdini derdim bileceğim. Adına özgün veya protest deyin, yaptığım müzik, mevcut sisteme güçlü bir itirazdır.

– Diğer yandan Türkiye duygusuzlaşıyor mu? Yılmaz Odabaşı sanki son dönemin Ahmet Arif’i. Şiir Ya da türkü, özgün müzik Ya da protest müzik de bu duygusuzlaşma sonucu mu eski karşılığını görmüyor? Duyguya mı ihtiyacı yok artık Anadolu’da?

Toplumlar üzerinde çokça baskı yöntemi deneniyor. Duygularla da oynandığı aşikardır. İktidarların dayanışmadan bir arada yaşam kültürüne, vicdandan neşeye kadar toplumların duygularına, değerlerine saldırıları var tabii ki ve belki de bir nebze etkiliyordur. Yine de bizim gibi toplumların daha etkili bir damarı var bunun için. Doğrusunu söylemem gerekirse, o duygu yoksunluğunu ben de güçlü olarak hissediyorum. Bu yüzden sevgili Yusuf Hayaloğlu’nu çok arıyor ve özlüyorum. Kötümser olmadığım gibi, sadece dinleyicide eksik aramaya da gerek yok; biz de daha çok üretmeye, kendimizi geliştirmeye devam etmeliyiz. Bunun için yeteri kadar nedenimiz var diye düşünüyorum. Sadece duygu yetmezliği değil, üretimsizlik de bu sürecin açmazlarından.

“ZULME KARŞI BİRLEŞMEDİĞİMİZ SÜRECE ÜZÜLMEYE DEVAM EDECEĞİZ”

-Sanatın, sanatçının hak ettiği değeri görmediğini düşünüyorum ben şahsen. Çünkü şiir kitapları satışları, edebiyata, bilime ve felsefeye ile ilgili yazılar, yorumlar ilgi görmüyor. Bunun yanı sıra nefret söylemleri içeren diziler, filmler ya da yorumların alıcısı oluyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Az önce dediğim gibi, burada sadece toplumu; dinleyiciyi, izleyiciyi suçlamak bana doğru gelmiyor. Ülkede sosyolojinin de siyasetin de sanatın da alanına giren ciddi bir yozlaşma var mutlaka. Sistemler de ana akımlar aracılığıyla kitleleri yer yer yönetiyor tabii ki. Söz gelimi, kırk yıllık tiyatrocuyu 1 saatlik dizide tanımak çok üzücü tabii. Her alanda ana akımın etkisini kırmanın, toplumla daha çok buluşmanın yollarını zorlamalıyız.

– Türkiye’ye uzaktan baktığınızda ne görüyorsunuz, özlüyor musunuz?

Bu sürecin en kıymetlisi, ülkeden ayrıldıktan bir hafta sonra hayatımıza dahil olan torunum Adar Ali oldu. Bir buçuk yaşına giren Adar Ali ile tüm kötülüklerden uzak, sakin bir hayatımız var şimdilik. Ülkemizdeki gelişmelerden uzak durduğum anlamına gelmiyor bu kuşkusuz. Gelişmeleri endişeyle, üzüntüyle takip ettiğimi belirtmeliyim. Pandemi sürecinde haftalık sosyal medya programları gerçekleştirdim. Bu programlar insanlarımızla iletişimde olmak adına bana iyi geldi.

Ülkeye bakınca ne görüyorum sorunuza gelirsem. Hukuksuzluk, tecavüz, yasak, yalan, yozlaşma görüyorum. Üzülüyorum, özlüyorum. Daha kötüsü olamaz, dediğim her gün daha kötüsünü görüp şaşırıyorum. Ancak giderek itiraz seslerinin yükselmesi de umudumu diri tutuyor. Bilmeliyiz ki hak ve hukuktan yana olanlar, barıştan ve demokrasiden yana olanlar birleşmediği sürece üzülmeye devam edeceğiz…

 

Gazete Davul

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir