Üzüntüsünden tırnaklarını yiyor, burnundan soluyordu. Aynadaki resmine
hüzünle baktı. Gözleri alnında oluşan çizgilerin arasına dalıp dalıp
çıkıyordu. Ve gittikçe ağaran saçlarına içerleniyordu:
”Ne sakat bir anlayışmış bu!” diye kendi kendine söylendi. “Hay ben
bugünkü aklıma şaşayım! Bu sakat anlayışa zamanında nasıl da dur
demedim! Mücadele etmedim, yenildim; teslim oldum. Sevdiğim adamdan
koptum, koparıldım!“

Burnunu cama yasladı, gözlerini kıstı, uzaklara, çok gerilere gitti.

Neredeyse tüm gençler dünyayı değiştirmek için yola çıkmıştı.
Hayalleri vardı, yarına umutla bakıyorlardı. Genç kadın elinde
devrimci bir gazete-dergi ev ev, kahve kahve, köşe bucak dolaşıyor,
yapacakları devrimin propagandasını kitlelere duyurmaya çalışıyordu.
Gazeteyi, dergiyi okuyan herkesin hemen ertesi günün sabahı sokağa
çıkacaklarını, devrim yapmak için daha önce yola çıkanların olduğu
kervana katılacaklarını ve devrimin hemen olacağını sanıyordu. En
azından öylesi, güçlü bir inancı vardı.

Genç kızın içinde bulunduğu kalabalık grup bir sokağın başında durdu.
Aralarında yaptıkları kısa bir konuşmanın ardından görev bölümü yapıp
ayrı ayrı yönlere doğru dağıldılar. Genç kız önüne gelen ilk kapıyı
çaldı. Boğazını temizledi, birazdan kendisine kapıyı açacak olan
kişiye neler diyeceğini kuruyordu kafasında. Yirmi yaşlarında, buğday
tenli, uzun boylu genç bir erkek kapıyı açtı. Gülümsedi. Dişleri parıl
parıl parıldıyordu.

“Cemil ben” dedi, gözleri genç kızın elinde tuttuğu gazetelere
ilişti. “İçeri buyurmaz mısınız?”

Genç kız başını sokağa çevirip arkadaşlarına baktı. Oradaydı hepsi de.
Arkadaşları sokaktan gelip geçenleri durduruyor, yolundan alıkoyuyor,
siyasi propaganda yapıyor, ellerindeki gazete ve dergileri satmaya
çalışıyorlardı. Gözleri kız arkadaşını aradı buldu. Bakıştı. “Ben
buradayım” demek istedi.

Kendini güvende hissedince rahatladı. “İsmim Zehra” dedi. Birlikte
bahçeye geçtiler. Büyük bir çam ağacının şemsiye gibi açılmış dalları
altına özenle yerleştirilmiş, yerden yaklaşık elli santim yükseklikte
tahtadan yapılmış bir divan vardı. Üzerinde serili bir minder
duruyordu. Oturdular. Zehra propagandaya başladı hemen. Cemil sözünü
kesti onun.

“Derginizi alırım almasına ama siz de bizim dergiyi alırsanız.” dedi
gülerek, ağzındaki inci dişleri bir kez daha parıldadı. Oturdukları
kanepenin üzerindeki minderin ucunu araladı, daha önceden oraya
sakladığı dergileri yerinden çıkardı.

“Dergileri değiş-tokuş yaparız artık” dedi.

Zehra, gülümsemeye çalıştı ama başaramadı.

“Önce arkadaşlarıma sormalıyım. “ diyerek geçiştirdi.

Kanepenin üzerine bıraktığı dergilerini aceleyle topladı.

“Kalkmalıyım,” dedi tatlı tatlı gülümsedi, sevgiyle baktı gözleri.

Genç erkek umutlandı birden. İçine belli belirsiz bir sıcaklığın
aktığını hissetti. İçi bir hoş oldu.

Kapıdan adımını eşikten dışarıya atarken Zehra, başını geriye döndürüp baktı.

“Derneğimize de bekleriz” dedi. Koşarak arkadaşlarının arasına katıldı.

“Gelirim… Gelirim mutlaka!” dedi arkasından.

Birkaç gün sonrasıydı, bir otobüs durağında karşılaştı Cemil’le.

“Merhaba” dedi, gözlerinin içi gülüyordu.
”Merhaba Zehra.”

El sıkıştılar.

Otobüs geldi önlerinde durdu, bindiler. Kalabalıktı otobüsün içi, itiş
kalkış kalabalığı yararak ortalara doğru ilerlediler. İlk kez bir
erkeğin nefesini, sıcaklığını yakınında hissediyordu genç kız.
Heyecandan ellerinin terlediğini fark etti. Bir durak sonra ineceği
aklına gelince üzüldü, içi burkuldu, içine bir hüzün gelip oturdu.
Otobüs usulca durdu, inerken “Görüşmek üzere Cemil.” dedi.

“İyi dersler.”

O günden sonra birbirlerinin yolunu sabırsızlıkla karışık bir
heyecanla bekler olmuşlardı. Hep aynı saatte, aynı durakta, aynı
otobüste bir aradaydılar.

Cemil “Hafta sonu sinemaya gidelim mi?” dedi Zehra’ya çekingen bir
ifadeyle. Terslenmekten korkuyordu. “Yılmaz Güney’in Arkadaş filmine…”
diye ekledi.

“Olur, gidelim” dedi Zehra. “Ama önce arkadaşlarımı ekmek için iyi bir
bahane bulmalıyım kendimce…” Düşünür gibi yaptı. Aklına bir şey
gelmedi… “Nasılsa bir çaresi bulunur.” demekle yetindi.

Hafta sonu önce sinemaya, ardından İzmir Fuarı’na gittiler. Büyük bir
akasya ağacının altındaki banka oturdular. Yanlarına elinde sakız
satan bir çocuk yanaştı:

“Abla, abi ne olursunuz bir tane alın.” dedi. “Okul harçlığımı
çıkarmak için sakız satıyorum.”

Aldılar. Ardından çiçek satan bir Roman kızı geldi. Ondan da çiçek
aldılar. Sonra bakla falı bakan şalvarlı bir kadın yanaştı yanlarına…

“İyi bakla falı bakarım.” dedi.

Kırmadılar onu da. Kadın attı da attı. Hoşlarına gitmedi değil. Kalkıp
yürümeye başladılar. Lozan kapısından çıkıp kömürde sandviç yapan bir
büfeye gittiler. Sandviç ve ayranla karınlarını bir güzel doyurdular.
Oradan Kordona gidip çimenlere oturdular. Cemil heyecanını bastırıp
tüm gücünü bir araya getirerek, “Zehra,” dedi, sesi titriyor, yüreği
hızlı hızlı atıyordu. “Senden hoşlanıyorum. Galiba seni… Yok, yok
seviyorum seni. Bundan adım gibi eminim.”

Zehra sustu, bir şey demek istemedi. Yalnızca Cemil’in gözlerine bakıyordu.

‘Eyvah, baltayı yanlış taşa vurduk galiba!’ diye geçiriyordu içinden
Cemil. ‘Keşke demeseydim, ağzım dilim lal olaydı. Dostluğumuz da
bozulur bundan sonra.’

“Hep ‘Seni seviyorum Zehra’ diyeceğin bu anı bekliyordum,” dedi Zehra.
“Sonunda söyledin ya, fazlasıyla mutlu oldum.”

Bir çocuk gibi sevindi, yerinde duramıyordu. Kalktı boynuna sarıldı.
Usulca bir öpücük kondurdu Cemil’in terden ıslanan yanaklarına. İlk
kez el ele, korkusuzca dolaştılar Kordon’da.

Burnunu dayadığı camdan geriye çekti. Mutfağa yürüyüp gitti, kendine
bir kahve hazırladı ama vazgeçti içmekten. Canı hiçbir şey yapmak
istemiyor “Keşke Cemil şu an yanımda, yanı başımda olsaydı!” diye iç
geçiriyordu.

Âşıktı ama mutlu değildi. Sevdiği adam devrimciydi ama farklı bir
harekette yer alıyordu. Son günlerdeki kafasını kemiren bu sorun,
neşesini de beraberinde alıp götürmüştü. Eskisi gibi istekli değildi,
kendini geriye çekmişti. Arkadaşları çoktan farkına varmışlardı. Bir
gün gazete satışı öncesinde dernekte, bunun nedenini sordu sorumlu
arkadaşı.

“Neyin var Zehra?” dedi. “Son günlerde sende bir halsizlik, bir
neşesizlik seziyoruz. Yoksa hasta mısın?”

“Yok, yok hasta filan değilim.”

“O hâlde sorun nedir? Söyle ki bir yardımımız dokunsun sana.”

Sağına soluna çaresizce bakıyordu Zehra. Sıkıldı, yanakları al al
oldu. Soğuk terler basmıştı tüm vücudunu. Boğazını temizledi, sorununu
anlatmaya karar verdi. Ve bir solukta anlattı, rahatlamıştı.

Onu dikkatle dinleyen sorumlu arkadaşı:

“Peki, kim bu talihli yoldaşımız?” diye sordu. “Kendisi şu an burada
mı?” Başını çevirip o sırada dernekte bulunan erkeklerin yüzüne tek
tek baktı. ‘Kimdir acaba?’ diye içinden geçiriyordu.

“Kendisi burada değil,” dedi Zehra, “hatta bizim çevreden biri değil.
Bir başka siyasetten…”

Sustu. Başını kaldırıp sorumlu arkadaşın gözlerinin içine baktı. “Ama
devrimci biri!” dedi.

“Ama olmaz ki Zehra bacı!” dedi. “Sevebilirsin elbette. Ama sen git
başka birine âşık ol… Olmaz ki, böyle de yapılmaz ki!”

Oturduğu iskemleden hiddetle kalktı, dernek içinde hızla gidip gelmeye
başladı. Kendi kendine söylenip duruyordu. Biraz yatıştıktan sonra
gelip Zehra’nın karşısında durdu:

“Zehra yoldaş” dedi, “en kısa sürede bu sorunu bir çözüme
kavuştururuz.” dernekte bulunanlara seslendi:

“Arkadaşlar, şimdi gazete satma zamanıdır!”

Bir hafta sonrasıydı, alınan karar yüzüne okundu Zehra’nın. Hüküm:
Kocaman bir “Hayır!” olmuştu. Ama yine de bir ucu açık bırakılmıştı.
Zehra ya sevdiği Cemil’den vazgeçecekti ya da Cemil onların siyasetine
girecekti.

Şimdi Zehra, Cemil’e olanı biteni gözü yaşlı bir şekilde anlatıyordu.
Şaşkındı Cemil, ne diyeceğini bilemez bir hâldeydi. Başka bir oluru
yoktu bu aşkın. Cemil ya Zehra’dan vazgeçecek ya da onların tarafına
geçecekti. Geçse kendi arkadaşları ne diyecekti? Demeyecekler miydi
“Bir kız için kendi siyasetinden vazgeçtin, bizi sattın, bir kalemde
sildin!” Kısır bir döngü içinde gidip geliyordu, bir türlü karar
veremiyordu. Aklından geçenleri Zehra’ya anlattı.

“Yapamam!” dedi sonunda.

Gözleri dolu dolu olmuştu. Dokunsalar orada hüngür hüngür ağlayacaktı.
“Sen gel Zehra,” dedi, yalvaran bakışlarla baktı. Gözleri biraz sonra
Zehra’nın dudaklarında dökülecek sözlerdeydi.

“Olmaz!” dedi Zehra. “Çok düşündüm, başka yolu yok!”

Hızla kalktı yerinden, kendinden beklenmeyen bir hareketle Cemil’in
susuzluktan çatlayan dudaklarına tatlı bir buse bıraktı. “Beni unutma
e mi!” diyerek ardına bakmadan hızla uzaklaştı oradan.

Paylaş
Çok sayıda kitabı bulanan yazar İsviçre'de çalışmalarına devam ediyor.